7 Şubat 2011 Pazartesi

MEMİŞ

Bir başka karakter...
Memiş…
1980’li yılların ortaları…
Üniversite için İstanbul’a taşınılmış…
Tarafımızdan bir yandan İstanbul keşfedilirken, bir yandan da kendimizi keşfetme dönemleri…
Bir gün şehrin belediye başkanı oluyoruz, şehri baştan yaratıyoruz…
Bir gün kendi ofisimizi açıyor ve dünya çapında işlere imza atıyoruz…
Bir gün bir sürü çocuk doğuruyor, çocuklar elimizde bir restoranda buluşup, sohbet ederken çocukların ağzına yemek tıkıyoruz.
Bir gün restaurant açıyoruz, her katı farklı bir dünya mutfağı, katlar arası koşturup duruyoruz…
Hayallerimizi gerçeğe çevirmek için çalışmaya karar verdik ve part-time bir mimarlık ofisinde iş bulduk can dostum Dostoyevskim ile…
Hem işimizle ilgili, hem kendimizle ilgili hem de hayatla ilgili çok şey öğrendik o ofiste…
Ofisimiz Üsküdar çarşısının içinde balıkçılar ve şarküterilerin arasından geçerek ulaştığımız bir işhanının en üst katındaydı. Alt kat komşumuz protez diş yapan bir teknisyen amcaydı…
İki çatlak patronumuz vardı… İkisi de mimar ve zıt iki ayrı karakter…
Bir biz vardık… Henüz 1.sınıf talebesi, genç, deli dolu, her gün başka bir kimlikle uyanan iki hevesli…
Bir Memiş vardı… Patronlarımızdan birinin uzaktan akrabası, ofisin banka, belediye, yazı, çizi işlerini halleden kişisi…
Bir akvaryumumuz ve içinde 2 adet dev su kaplumbağamız…
Ve sarası olan beyaz Terrier köpeğimiz vardı…
Biz bu ofisi ve işimizi o kadar sahiplendik ki, okula zor gider olduk. Patronlarımız da olaya o kadar adapte oldu ki, çoğu zaman ofise bile uğramıyorlardı… Patronlarımız ayrı birer karakter. Onları daha sonra tek başlarına anlatmam gerekiyor.
Neyse biz ofisimiz ile bütünleşmiştik ve çok keyif alıyorduk. Hem okulda hem işte bir sürü yeni şey öğreniyorduk ve para kazanıyorduk… Hep söyledikleri ”Kendi ayakları üstünde duran kadın” işte o bizdik:)
Yemek için çarşı içindeki şarküterilerden aldığımız mezeler, turşular, soğuk etler ve fırından yeni çıkmış ekmek ile çizim masalarımız üzerinde ağız sulandıran masalar kurardık.
Patronlarımız varken de, yokken de çok eğlenirdik. Ama biz bizeyken daha çok eğlenirdik…
Ben, Dostoyevskim, Memiş, köpek ve kaplumbağalar…
Memiş çok genç, uzun boylu, yakışıklı, inatçı, havalı, elli kollu konuşan, kendine güvenen, devamlı gülen ve güldüren bir adamdı… Tipik bir Karadenizliydi…  O zaman hayatımızda “Karizma” kavramı yoktu ama şimdi söyleyebiliyorum. Karizmatikti… Ve bizim çok iyi bir arkadaşımızdı…
Aynı yaşlardaydık 19-20…(şaka gibi) Her şeyimizi konuşuyorduk, tüm sırlarımızı, aşklarımızı, sıkıntılarımızı ama en çok hayallerimizi…
Memiş okumamıştı, liseden sonra hayalinin peşinden gitmek için İstanbul’a gelmişti… Para biriktiriyordu Amerika’ya gidebilmek için…
En büyük hayali Amerika’ya kapağı atabilmek ve bir daha dönmemekti… Orada çalışacak, orada yaşayacaktı. Hatta İstanbul’da âşık bile olmuyordu, orada âşık olacaktı…
Amerika’ya gidecek, iş bulacak, kendisine kırmızı üstü açık bir araba alacaktı…
Şimdi hatırlayamıyorum ama arabada bilmem kaç mil süratle giderken dinleyeceği müzik bile belliydi... Liseden yeni çıkmış 3 çocuktuk… O kadar çok hayalimiz, o kadar çok isteğimiz vardı ki, saatlerce konuşurduk bitiremezdik…
Çocuktuk…
Birbirimize küser sonra da “Uzat serçe parmağını küstüm seninle” yi söylerdik ve hemen gülerek barışırdık…
En hit parçamız ise “ Kör olası çöpçüler, aşkımı süpürdüler”… Bağıra haykıra söylemekten büyük keyif alırdık…
Devamlı sara krizi geçiren köpeğimiz ve çiftleşme zamanı rahatsız edilmemesi gereken kaplumbağalarımız yüzünden ofiste devamlı bir hareket vardı. Patronlar deli dolu, beslediğimiz hayvanlar tuhaf, bizler ise meraklı ve genç… Bu renkli karışım 2 yıl geceli, gündüzlü devam etti
Hayatımın en güzel yıllarıydı…
Sonra okul ağırlaştı, biz ofisi o kadar sahiplenmiştik ki, part-time’dan daha çok tam zamanlı çalışmaya başlamıştık. Okulu ve işi aynı anda idare edemez hale geldik. Biz daha ofiste çalışırken Memiş aile problemleri yüzünden memleketine geçici olarak dönmek zorunda kaldı… Biz de daha fazla bu yoğunluğu kaldıramadık.
Ve yollarımızı ayırdık.
Tabi o yıllar cep telefonu yok, internet yok. Bir mektup adresi ve varsa ev telefonu. Tabi şehir değişiklikleri, koşuşturma, hayatta sağlam bir yer edinebilme kaygısı ve arzusu ile birbirimizi kaybettik…
Aradan yıllar geçti. Biz Dostoyevskim ile daha bir olgunlaştık, işimiz ve mesleğimiz konusunda seçimlerimizi yapmıştık, çocukluktan genç bir kadın olma yolunda hızla ilerliyorduk.
Çok yıllar sonra,bir gün çatlak patronlarımızdan biri ile karşılaştık sokak ortasında. Sarıldık, şaşırdık, sevindik, konuşacak o kadar çok şey vardı ki, konuşacak şey bulamadık. Sıra ile birbirimize sormaya başladık. Ne yaptın?
Nasılsın?
Ofiste işler nasıl? ….vesaire, vesaire…
Memiş ne yaptı?
Memiş ofisten ayrıldıktan sonra memleketine gitmiş, tarla tapan gibi ailevi işlerle annesi adına ilgilenmiş.
Biraz memlekette, biraz İstanbul’da yoğun çalışma hayatı…
Gerekli parayı biriktirince hemen Amerika vizesi ve uçak bileti…
Orada bir süreliğine sağda solda geçici işlerde çalışmış, sonra daha uzun soluklu bir yerde çalışmaya başlamış… Ve bir gün o çok istediği kırmızı üstü açık arabaya ya sahip olmuş, ya da kiralamış…
Ve hep hayalini kurduğu gibi, şarkısını bağıra çağıra söylerken, gözünde güneş gözlüğü, dalgalı kumral saçları uçuşurken arkadaşları ile birlikte oldukça yüksek hızda iken trafik kazası geçirmiş. Ve oracıkta hayata veda etmiş.
Biz o gün, belki o genç yaşımızda ilk defa bir arkadaşımızı kaybetmenin acısı ile tanışacağımızı bilseydik, Nişantaşı’na hiç çıkmazdık.
Biz o gün, Memiş’in hayalini gerçekleştirdiğine sevinip, aynı zamanda o neşe dolu adamın artık hayatta olmadığına ağladık…
Biz o gün, ne yaptığımızı bilmeden, bir süre sokaklarda yürüdük…
“Uzat serçe parmağını Memiş, küstük seninle”…

5 yorum:

  1. MEMİŞİ SENDEN DİNLEDİĞİMDEDE GÖZLERİM YAŞLANMIŞTI ŞİMDİ OKURKENDE.UZAT DOSTOYEVSKİN İLE SERÇE PARMAKLARINIZI KOYUN BİRER KADEH ŞARAP ÇAĞIRIN MEMİŞİDE VE BARIŞIN İDALİNİ GERÇEKLEŞTİRME MUTLULUĞUNA ERMİŞ O ADAMLA...SENDEN ÇOK CANLI DİNLEDİĞİMDENMİDİR NEDİR SANKİ TANIŞIM ONUNLA....MEMİŞ HER ADIN GEÇTİĞİNDE GÖZÜM BUĞULANIYOR SONRADA GÜLÜMSÜYORUM SICACIK...NUR İÇİNDE YAT

    YanıtlaSil
  2. :) Evet Nurlar içinde yatsın....

    YanıtlaSil
  3. Çok zevkli vede merakla okuyordum yazınızı, ama sonunu böyle değil daha canlı bekliyordum :(
    Neşe dolu veya neşesiz,genç, yaşlı hiç ayırımı yok bir kez daha öğrenmiş olduk :(
    Üzüldüm..Allah rahmet eylesin...

    YanıtlaSil
  4. evet doğru söylüyorsun zeynepcim ama genç olunca daha fazla dokunuyor sanki. Memiş 24-25 yaşlarındaydı.

    YanıtlaSil
  5. İki dudak arasındaki nefes denilen hayat an kadar kısa olsa bile,istediklerini elde ederek(ki soyut anlamlarda dahil)yaşadığın bu hayatta,zaman alabildiğince uzun gelebilir...Belki de Memiş için öyle olmuştur..:(
    Yaşamın içinden karekterlerini okuyorum,Kırmızı Bandanam,senin o iyi yüreğin onlara anlam kazandırıyor,sevgiyle kal...

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...