26 Şubat 2011 Cumartesi

BENİM HİKAYEM


Hepimiz deriz ya; “Yazsam hayatım roman olur”
Bizim yaşadığımız acı en büyük acıdır, başımıza gelenler sadece bizim başımıza gelmiştir, tesadüflerin hepsi sanki bizim için tesadüf etmiştir.
Bir süre önce Meme kanserinde “Erken Teşhis”in önemini vurgulamak için yapılan bir kampanyaya hikâyemi yazıp göndermiştim. Dediğim gibi, herkes kendi hikâyesinin tek olduğunu düşünür ya…
Ben de öyle düşündüm herhalde.
Sonuçlar açıklandı geçen gün.  Ben şaşırdım çünkü benim hikâyem seçilenler arasında yoktu…Oldum olası piyango bileti aldığım zaman, kesin bana çıkacağından emin olmuşumdur. Her çekilişte mutlaka benim adımın söyleneceğinden emin bir şekilde beklemişimdir. Onun için şaşırmamı hoş görün. Nasıl olur da benim hikâyemi beğenmezler demiştim.
Birinci olan, ikinci, üçüncü, beşinci, onuncu olan hikâyeleri okudum. Hepsini okudum…
Ağladım…
Hüzünlendim…
Yazanlarla gurur duydum…
Ve bir kez daha şükrettim…
Şanslıydım, hem de çok şanslıydım…
Tekrar tekrar şükrettim…
“İyi ki, benim hikayem seçilmedi” dedim bencilce içimden.
İlginizi çekeceğini düşündüğüm için “Hikayeni Gönder” linkini ekliyorum.
Hamiş:
§        Daha fazla gülümseyin ve gülün.
§       Faydalı, güzel veya neşe dolu olmayan herşeyden uzak durun
§       Herkesi herşey için affedin.
§      Unutmayın,en iyisine henüz sıra gelmedi
§       Bir durum iyi veya kötü olsun, nasılsa değişecektir
§      Son olarak…Nasıl hissettiğinizin önemi yok, haydi kalkın, giyinin ve ortaya çıkın:)
****Bu arada Reklamın çarpıcılığına bakın... Doğru şeylerimi saplantı yapıyoruz, kafaya takıyoruz acaba?

25 Şubat 2011 Cuma

BEYKUŞLU TAKVİM-25

Bu hafta sonu bol bol uyuyacağım...
Evden dışarıya parmağımı bile çıkartmayacağım...
Yatacağım, yuvarlanacağım, kitap okuyacağım, bol bol film seyredeceğim...
Böyle bir ev kuşu olasım var...
Tabi bütün bunları Cumartesi çalıştıktan sonra arta kalan zamanda yapacağım...
O zaman cümlemi düzeltiyorum.
Bu Pazar bol bol uyuyacağım...
Elime yapışmış kitabımı bitireceğim. Ve uzun zamandır evde yapmayı planladığım yaklaşık 26 maddeden oluşan listeyi bitirmeye çalışacağım...
Ama tabi ki yatıp yuvarlanmaktan, o listeye sıra gelmeyecek. Şimdiden vicdan azabı duymanın bir anlamı yok. En iyisi ben o listeyi önümüzdeki hafta sonuna bırakayım. Ben sadece yatıp yuvarlanayım...
Ya da sabah çok erken kalkıp, 26 maddelik listeyi tamamlamak için var gücümle koşuşturayım evin içinde...
Bütün işlerimi bitirip, uzun zamandır sararan listeyi yırtıp atayım gururla...
Sonra akşam saatlerinde huzurla oturup, kendimle gurur duyayım...
Bilmiyorum...
Daha çok vakit var, karar vermek için...
Beykuşlardan bahsederken, bu arada çok beğendiğim iki blog var...
Sanatçıl Baykuş
Bir de 13 Baykuş var... 

23 Şubat 2011 Çarşamba

ÇALIŞŞŞŞ...

ÇALIŞ...
ÇALIŞ...
ÇALIŞ...
ÇILAŞ...
ŞAÇIL...
ŞIÇAL...
ÇIŞAL...
ÇALŞI...
ALÇIŞ...
ÇIŞLA...
LAÇŞI...
LAŞÇI...
WALLA HER YOLU DENEDİM...
EN İYİSİ...
ÇALIŞ...
ÇALIŞ...
ÇALIŞ... 
ÇALIŞ...

22 Şubat 2011 Salı

ANADOLU'NUN İSYANI

ANADOLU'nun İSYANI ... Buradan izleyebilirsiniz.

Duymadım, görmedim, bilmiyorum diyenler için Anadolu’daki dere ve doğa katliamı belgelendi…
Enerji ve kalkınma politikalarının doğa ve akarsular üzerindeki olumsuz etkisini ve halkın bu yatırımlara karşı tepkisini gözler önüne seren ‘Anadolu’nun İsyanı’ adlı film rekora gidiyor.

Herhangi bir kar amacı güdülmeden konuya duyarlı insanların gönülden destekleriyle tamamlanan film, HES’lere karşı Anadolu’da verilen mücadeleyi bizzat onların ağzından anlatıyor.

Hidroelektrik santrallerin (HES) doğa ve kırsalda yaşayan insanlar üzerindeki olumsuz etkilerini ve HES yatırımlarına karşı verilen mücadeleleri anlatan ‘Anadolu’nun İsyanı’ adlı kısa film gönüllü desteklerle ve kolektif bir çalışma sonucu ortaya çıkarıldı.

Anadolu’nun dört bir yanında devam eden HES çalışmalarının yıkıcı etkisine dikkat çeken film Akdeniz’den Karadeniz’e, Doğu Anadolu’dan Ege’ye kadar 20 bin kilometre yol kat edilerek çekildi.

İnternet üzerinden indirilebilen, çoğaltılmasına ve dağıtılmasına, festival ve toplu gösterimler için özel izin alınmasına, kullanılmasına herhangi bir kısıtlama konulmayan film, Anadolu derelerinin özgür akması için mücadele edenlere adandı.

Üç gün içerisinde 50 bine yakın izleyiciye ulaşan filme dileyen herkes sosyal paylaşım sitelerinden,

anadolunehirleri.org/​tr.html,
anadoluyuvermeyecegiz.net
vimeo.com/​vermeyoz/​film adreslerinden ulaşabiliyor.

Filmin en kısa sürede 7 dilde çevirisi bekleniyor ayrıca, önümüzdeki aylarda filmin uzun metrajlı halinin de yayınlanması söz konusu.

Filmle ilgili yapılan açıklamada, şunlar söylendi:
“Bizlerin doymak bilmeyen tüketim alışkanları ve ihtiyaçlarının doğa üzerindeki yıkıcı etkisi her geçen gün biraz daha artıyor. Hiç haberimiz olmasa da, umursamazsak da, gitmesek de, görmesek de bizim bu yaşam biçimimizin bedelini birtakım canlılar, insanlar ödüyor. Bu film; bir yandan Anadolu nehirleri ve doğası için verilen mücadeleleri anlatırken, bir yandan da şehirlerde hiçbir sorun yokmuş gibi yaşamaya devam eden insanlara ayna tutmak ve bu soruna ortak etmek için hazırlandı. Unutmamız gerekiyor ki, bu ateş sadece düştüğü yeri değil tüm canlı yaşamını yakacak. Bu gerçeğin fakına varanlar Nisan ayında tüm Anadolu’dan Ankara’ya doğru yürümeye başlayacak. Bu yürüyüşe katılmak ve destek vermek hepimizin yaşama karşı ortak sorumluluğudur.

Filmin indirilmesi, çoğaltılması ve dağıtılmasında hiç bir sakınca yoktur.

Anadolu'nun tüm canlılarına armağan olsun..''

ÇOK KISA TAKVİM-22

Soğuk ama ışıl ışıl bir İstanbul var bugün.
Dün oldukça yoğun bir gün olduğu için, blogumla ilgilenemedim....
Bugün de yoğun ama kısa bir mola:)

Doğum günümün ertesi günü merdivenlerden kaydım ve düştüm.
Zaten bir gün önce doğum günü kutlanmış. Henüz girdiğim yaşın şokundayım.
Ben merdivenlerden kayıp düşünce, sağ tarafım biraz hasar görmüş, baldır şişmiş, kesin moraracak.
Sevgilim çok şefkatli bir şekilde benimle ilgilenirken “ Yaşın kadar gün,  ağrı çekeceksin” demez mi?
Ben zaten yaşımın şokundayım, Sevgilim üstüne bastıra bastıra günlerceeee çekeceğim ağrıdan bahsediyor:)

Neyse...
"KALİTELİ YAŞAYALIM, KALİTELİ YAŞLANALIM;)"

diyerek konuyu değiştirelim... 

Ama ne olursa olsun...
Tweety gibi yaşlanmayalım. 
Ruhumuz yaşlanmasın, yaşam enerjimiz sönmesin...
Ay kıyamam ya... Resmi koyduktan sonra içim üzüldü...



ÇOK GÜZEL BİR GÜN ve HAFTA GEÇİRİN...
O KADAR GÜZEL OLSUN Kİ, TADI DAMAĞINIZDA KALSIN...





19 Şubat 2011 Cumartesi

İŞTE ÖYLE BİR ŞEY :)

Ben tam tamına                             
528 ay
2.295 hafta
16.071 saattir bu dünyadayım...
Bu süre içinde; Ağladım, Güldüm, Sevindim, Üzüldüm, Öğrendim, Büyüdüm, Hata yaptım, Hatamı tekrarladım, Hata yapmamak için düşünmeyi öğrendim, Tecrübe kazandım, Okudum,Arkadaş edindim,Dost edindim, Dost ile arkadaş arasındaki farkı öğrendim, Dostlarımın kıymetini bilmeyi öğrendim,Çalıştım, Gezdim, Eğlendim, Yedim, İçtim, Sarhoş oldum, Tembellik ettim, Çilgınlık yaptım, Düştüm, Kalktım, Hasta oldum, Şifa buldum,Para kazandım, Parasız kaldım, Para biriktirmeyi öğrendim, Bol bol güldüm, Ailenin önemini öğrendim, Ailemi tanıdıkça daha çok sevdim, Her kötü günümde ailemin, sevdiklerimin yanıma koşacağını öğrendim, Sevdiklerimi Kaybettim, Ölümü öğrendim, Hasret çektim, Özledim, Sevdim,Daldım, Çıktım, Hopladım ,Zıpladım, Kilo aldım, Rejim yaptım, Zayıfladım, Yine kilo aldım, Hayal kurdum, Hayallerimi gerçeğe dönüştürmenin yollarını aradım ve buldum, Aşık oldum, Sevdim, Sevildim, Özledim, Özlendim, Aradım, Arandım, Güldüm, Güldürdüm, Mutlu oldum, Mutlu ettim, Merak ettim, Merak edildim...
Kısaca ben çok dolu dolu bir  528 ay, 2.295 hafta, 16.071 saat geçirdim bu dünyada...
Bu kadar tecrübe ile bundan sonra çok daha güzel, daha rafine, daha huzurlu, daha mutlu, daha heyecanlı, daha renkli, daha kalabalık, daha aşık, daha sevgi dolu, daha  refah, daha çok dost ile, daha çok aile ile, daha çok sevdiklerimle, daha çok hayalle, daha çok çılgınlıklarla, daha çok yemek keşfederek, daha lezzetli şarapları keşfederek, daha çok seyahat ederek, daha üretken, daha çılgın, daha deli dolu, daha iyi, daha çok gülümseyen bir kadın olacağım...

18 Şubat 2011 Cuma

KARIŞIK TAKVİM-18



Bu yatak çok hoşuma gitti...
Acaba insanın yattığı yatak, çarşaf, nevresim vesaire renk ve deseni, yatak odasının rengi, dekorasyonu rüyalarımızı direkt etkiliyor mudur?
Etkiliyordur mutlaka değil mi?
Mesela ben nedense beyaz, ekru, kemik rengi çok severim. Sanki o zaman daha huzurlu uyuyorum gibi geliyor... Zaten benim rüyalarım bir tuhaf... Bir de renkli ve desenler ile daha karmaşık hale getirmeyelim değil mi?
Benim rüyalarım film gibi oluyor.
Konulu, renkli ve uzun...











Sevgilim geldi. Şu anda kendisiyle aynı şehirde bulunmaktayız. Pek mutluyum. İş, güç, Excel, ihale bana mısın demiyor yani...
Vazgeçtim, bağırarak ve koşarak işyerimden uzaklaşmayacağım. Bitireyim işlerimi de akşama erken kaçabileyim:)
PİXAR'ın FOR THE BIRDS KISA FİLMİNİ EKLMEYE ÇALIŞTIM AMA OLDUKÇA KISA OLDU:) BECEREMEDİM. SİZ BULUP SEYREDİVERİN ARTIK...





Bir de...
Hayat sana Gülsün...
Sen de Hayata Gül...
Daha doğrusu sen hayata gülünce, hayat otomatik olarak sana gülüyor:)
Sen fazla karıştırma... Gülümse yeter...
İşte öyle bir şey...

16 Şubat 2011 Çarşamba

Liz Taylor

Onunla bir ameliyathane’de tanıştım.
O gün ikimizde ameliyat olacaktık.
Doktorumuz aynı, ameliyat olacağımız yer aynı, ameliyat sebebimiz aynı…
Ben ondan önce ameliyata girecektim.
Son kontroller yapılıyordu.
Kan tahlil sonuçlarımız bekleniyor, tansiyonlar ölçülüyor, ameliyat olacak yerimizi henüz ayıkken işaretliyorlardı… Az sonra o bizi sersemleştirecek iğne yapılacaktı, ardından narkoz…
Birisi gelip ameliyat sıramı diğer hastaya verip veremeyeceğimi sordu. Çünkü onun tansiyonunda problem vardı, bekledikçe heyecanlanıyor, heyecanlandıkça tansiyonu artıyordu.
İşte o zaman aynı kaderi paylaştığım arkadaşıma dönüp baktım.
Nasıl anlatsam size…
Elizabeth Taylor’u düşünün. O menekşe renkli, kara sürmeli, koca gözlü kadını… İşte o kadın yatıyordu yan sedyede. Sadece tek farkı, saçları bembeyazdı…
Hani böyle “hükümet gibi kadın” derler ya…
Tansiyonu inip çıksa da, korkudan, endişeden yaprak gibi titrese de “hükümet gibi bir kadın” yatıyordu yanımda…
Onun beni görecek hali yoktu. Başında hemşireler devamlı tansiyonu ile ilgileniyorlardı.
Tabi ki önce ameliyata onu aldılar.
Ben ise, o birkaç kadeh içmiş etkisi yapan iğnenin ardından uykuya daldım.
Uyandığımda, sağımda ve solumda iki kadın, karşımda ise 3 adam yatıyordu…
Biz üç kadın göğüslerimizden ameliyat olmuştuk.
Karşımızdaki üç adam ise gözlerinden… Ve Uyanma odasında karşılıklı yatıyorduk:)
Benim sağ tarafımdaki sedyede Liz Taylor yatıyor.
O zaman ben 37 yaşındayım, O 77 yaşında…
O benden önce ameliyata alındığı için, benden önce uyanmıştı.
Benim sıramı ona verdiğimi söylemişler.
Beni uyandırdıkları zaman; onunla gülen menekşe gözleri ve doğulu aksanı ile  “geçmiş olsun kuzum “diyen sesi ile tanıştım.
Bana teşekkür etti ve nasıl olduğumu sordu. Ben yarı uykulu, yarı baygın, yarım yamalak cevapladım onu…
Ardından o kendi odasına, ben kendi odama, ameliyathane arkadaşım Liz Taylor ile yollarımız ayrıldı.
Aradan bir süre geçti…
Tedavim başladı. 45 günlük bir radyoterapi tedavisi alacaktım.
Her gün, aynı saatte hastanede, annemle beraber giyinip süslenip, elimizde kitaplarımız ile sıramızı bekliyorduk. Tedavimin 2. Veya 3. Günü…
Liz Taylor girdi Radyoloji Onkolojisi Servisine…
Ben yerimden fırladım ve koşarak yanına gittim. Kendimi tanıtmaya daha yeni başlamıştım ki, o sıkıca beni kucakladı. Ve ağlamaya başladı… Ve ağlamaya başladım…
Annem ve Liz Taylor’un kızı şaşkınlık içerisinde bizi izliyorlardı. Nereden tanışıyorduk, niye hasretle kucaklaşmıştık ve niye ağlıyorduk…
Urfalı bir aşiret kızıydı. Aşık olduğu adam uğruna memleketinden ayrılmış, İzmir’e yerleşmiş.
Dillere destan bir güzelliği varmış. Hala çok güzel bir kadındı. İri, etine dolgun, kemikli yüz hatlarına sahip, çok güzel gözleri ve çok güzel dudakları olan bembeyaz kulak hizasında kat kat kesilmiş saçları olan bir Liz Taylor…
Urfa şivesi ile ağzını doldura doldura konuşuyordu. Ama her kelimesi yüreğinden sıcacık çıkıyordu.
Liz Taylor benim en yakın arkadaşım oldu.
Tedavimiz bitti…
İkimizde o melaneti “Meme Kanseri”ni başımızdan ve hayatımızdan kovmuştuk…
Kontrollerimiz sonrası her zaman bir araya geldik, Çeşme’de, İzmir’de ailecek buluşmaya başladık.
Sonra bir gün, hem onun hatırını sormak, hem de Tiroit nodüllerim için ameliyat olacağımı söylemek için Liz’imi aradım. Ona ulaşamayınca meraklandık annemle, kızını aradık hemen.  
Tiroit nodülleri alınmıştı, 2 gün önce…
Ben ona bensiz ameliyata girdiği için kızdım, O bana “ keşke haber verseydin, 2 gün beklerdim seni” dedi…
Gülüştük…
Allah Liz’ime uzun ömürler versin…
Ve biz hep serin yaz akşamlarında ,kalabalık, neşeli dost sofralarında Çeşme'de buluşalım.

YALANCI TAKVİM-16

Merhaba:)
Bir süreliğine yok oldum. İşler çok yoğunlaştı.
Daha önce bahsettiğim bir ihale ile ilgili oldukça yoğun çalışıyoruz. 
Ben bu işin olmasını çok istiyorum. Eğer olursa 2 yıllığına Ege'de bir sahil kasabasında çalışacağım ve yaşayacağım:) 
O zaman Sevgilime, ailemin diğer fertlerine, Çeşme'ye, İzmir'e, denize, hayallerime çok yakın olacağım...
Bu ay sonuna kadar belli olacak. 
Çok heyecanlı değil mi?
Yandaki fotoğraf var ya... 
Burada değil ama buraya 15-20km. yakın bir yerde yaşama ihtimali olması ne güzel değil mi? 
İnsanın işine bisikletle gitmesi, kasabanın pazarından tazecik sebzeler alması, kasabada yaşayan herkesi tanıması,yoğun bir iş temposu ardından evinin balkonunda veya terasında yıldızlar altına uzanıp gecenin sessizliğini dinlemesi... Ne güzel değil mi?
Durun bakalım neler olacak? Du bakalı nolcek:))
GÜNÜN VİDEOSU : Human Planet...Çok Etkileyici...

Tabi bu yoğunluk içinde takip ettiğim bloglara da bakamadım, kendi bloguma da bir şeyler ekleyemedim...
Ama dönüşüm muhteşem olabilir;) Takvimler, Karakterler, Hayaller...

Makarna üzeri, kıyma, sarmısaklı yoğurt, az da yağ kızdırdın mı, al sana mantı...
Benim takvim de biraz Yalancı Mantı kıvamında oldu:)



11 Şubat 2011 Cuma

FAYDALI TAKVİM-11

Beyninizi  nasil daha verimli kullanabilirsiniz?

Aklınızı “başınıza” nasıl getirebilirsiniz? Aklınızı daha da açmak için bunları deneyin!
1. İnsan beyninin ayaktayken yaklaşık %10 daha fazla çalıştığı düşünülmektedir. Önemli kararlarınızı alırken kapalı alandaysanız, “volta atmayı” deneyebilirsiniz.

2. İnsan beyni açık havada, kapalı alanlara göre daha yüksek performansta
çalışmaktadır. Beyin açık havada ve ayaktayken daha iyi çalışır.

3. Yürürken kolları sallamak, beynin performansını olumlu etkiliyor.Önemli kararlarınızı açık havada, kollarınızı sağa sola sallayarak yürürken almaya ne
dersiniz?

4. Yabancı bir dil öğrenme ve ezber beyni güçlendiriyor. Her gün birkaç yabancı
ya da yerli yeni bir kelime öğrenin ve kullanabilirsiniz. Sözlük okuyabilirsiniz. Alışveriş listesi ve telefon numaralarını ezberlemeyi deneyebilirsiniz.

5. Zihinsel jimnastik/antrenman yapın. Bunun için başta Sudoku olmak üzere
çeşitli bulmacalar çözün. Satranç gibi “akıl oyunları” oynayın. Yatkınsanız Meditasyon, yoga gibi zihin dinginleştiren teknikler üzerine çalışın.

6. Zihinsel rutinlerinizi kırın. Bazen telefonu sol elinizde tutun, çantanızı diğer
elinizde taşıyın, evinize başka bir yoldan gidin. En azından, bir günlüğüne TV kumandasını sık kullanmadığınız elinizde tutun!

7. Entelektüel damak zevkinizi zenginleştirmek için her gün mutlaka iyi bir
özdeyiş antolojisinden, birkaç cümle okuyun. Beyninizi kaliteli cümlelerle besleyin!

8. Her gün güzel bir resme, manzaraya veya fotoğrafa bakmaya çalışın. Estetik
algınız, gördüğünüz estetik şeyler kadar gelişir. Beyninizi estetik görüntülerle besleyin!

9. Her gün bir süre sevdiğiniz bir müziği gözleri kapalı dinleyin. Beyin otoriteleri
tarafından klasik müziğin zekayı 7 puan ekleyebildiği iddia edilmektedir.

10.Günde aklımızdan 60 bin ile 80 bin arası düşünce geçer. Bu düşünceler ne
hakkındaysa, hayatımız da ona göre şekillenir. Unutmayın kafanızda en çok neyi düşünürseniz, hayatınızda onu çoğaltırsınız.

11. İyi bir uyku kaliteli bir beyin için şarttır. Çok uyuyorum diye üzülmeyin,
Einstein’in günlük 10 saatten fazla uyuduğu biliniyor. 24 saati geçen uykusuzluk beyinde sarhoşluğa benzer bir etki yapmaktadır.

12.Bol ve temiz “birinci el” oksijen beyin için çok önemlidir. Beynimiz ağırlık
olarak vücudumuzun %2’sini oluşturduğu halde, vücuda gelen oksijenin %25’ini tüketmektedir. Oksijensiz kaldığımızda ölümü ilk gerçekleşen organ beynimizdir. Odanızın penceresini açarak kendinize bol bol oksijen ısmarlayın!

13.Beyin kendisinin nasıl çalıştığı hakkındaki bilgi ve inançlarınıza göre çalışır.
“Türkün aklı tuvalette çalışır” diye inanıyorsanız, beyniniz sizi doğrulayacaktır!
Beynin çalışma prensipleri hakkında doğru bilgi öğrenin.

14.Farklı düşünme tarzları beyni geliştirir. Çocuklar ve hayvanlarla daha fazla
vakit geçirin. Sizden farklı düşünen insanlarla konuşun.

15.Kullanılmayan organ körelir. Sürekli TV seyrederek beyninizi “düşük viteste”
çalıştırmayın. Beyninizin sınırlarını zorlamayan etkinlikler, beyninizi geliştirmez.

16.Beyin “garbage in, garbage out” ilkesine göre çalışır. Bu kuralın Türkçe meali
şudur: “Beyninize çöp girerse, beyninizden çöp çıkar.” Beyninize ne verirseniz,
onu size verir. Kafa konforunuzu bozacak verileri beyninize almayın.

17.Beyin içindeki düşünceler harita, dış dünya ise araziye benzer. Beynimizdeki
iç gerçek (harita) araziye uymadığında fikirlerimizin “son kullanma tarihi”
geçmiş demektir. Bir insanın kafasının içindeki iç değişim, kafasının dışındaki
dış değişimden yavaş ise, o kişinin “dinozorlaşma” süreci başlamış demektir.

18.Beynin en tehlikeli yanı, “ters çaba” kuralına göre çalıştığı anlardır. Başınıza
gelmesinden en çok korktuğunuz şeye odaklanırsanız, beyin onu size çeker, korktuğunuzu başınıza getirir! Buna ters çaba kuralı denir. Bataklıktan çıkmaya çalıştıkça, dibe gömülmeye benzer. Beyin odaklanılan hedef için çalışır, hedef olumsuz olsa bile onu gerçekleştirmek için çalışır! Topluluk önünde konuşma yaparken “acaba heyecanlanacak mıyım” diye düşünürseniz, korkunuz olmasın, heyecanlanacaksınız! Korkunuza değil, konunuza odaklanın. Başınıza gelmesinden korktuğunuz en kötü şeye değil, başınıza gelmesini istediğiniz en iyi şeye odaklanın. Unutmayın kafanızda en çok neyi düşünürseniz, hayatınızda onu çoğaltırsınız.

19.Beyin kas sistemi ile değil, elektro-biyo- kimyasal reaksiyonlarla çalıştığı için,
kolumuz ya da bacağımız gibi fiziksel anlamda yorulmaz. Beyni yoran en önemli şey monotonluktur. Hayatınızı ne kadar renklendirirseniz, beyninizi o kadar neşelendirirsiniz.

20.Beyin kısa süreli hafızada beş ile yedi arasındaki bilgiyi işleyebilir. Yeni bir bilgi
gelince, bu bilgilerden birini atar. Buna sihirli sayı kuralı denir. Bu kural aşılıp
aşırı bilgi yüklemesi durumunda, beynimiz “servis dışı” olur. Hayatınızın en
büyük kararlarını alırken “kafadan” değil, tıpkı beş haneli iki rakam grubunu çarparken yaptığınız gibi, bir kağıt üzerine yazarak ne yapacağınızı hesaplayın.

21.Ders çalışırken ilk öğrenilenler, son öğrenilenler ile aralarda geçip sık
tekrarlananlar ve ilginç bulunanlar en çok akılda kalanlardır. Dersleri kısa aralar vererek çalışmak (geri ders başına dönmek kaydıyla!) akıllıca bir harekettir.

22. Einstein “bir problemi yaratan bir zihni, aynı düzeyde çalıştırarak o problemi
çözemezsiniz” der. Yeni bir hayat için gereken, yeni bir akıldır. Yeni bir aklın
önündeki en büyük engel entelektüel atalettir. Entelektüel atalet nedir?
Düşündüğünü yapmamak ve yaptığı üzerine düşünmemek.

23.Beyin analizde tıkandığında örneklerle akıl yürütür. Kendinize bir “kanaat
önderi” seçin ve onun zihnini kafanızın içindeymiş gibi düşünün. Mesela kararsız kaldığınız bir durumda “Atatürk benim yerimde olsaydı ne yapardı?” diye varsayımsal akıl yürütebilirsiniz.

24.Beyninizin arama motorlarına sizi başarıya programlayacak sorular sorun.
Hayatta gelebileceğim en iyi yerde miyim? Tüm hayallerimi gerçekleştirmiş olsaydım, hayatımda neler olurdu? Benim diğer insanlardan daha iyi yapabileceğim ne var?

25.Beyinin kendini gerçekleştiren kehanetler kurma gücü çok yüksektir. Kendinizi
ve hayatı nasıl tanımlarsanız, öyle algılarsınız.
 Dr.Davit J.Schwartz’a göre: “Bir ispatlamak üzere çalışmaya başlar. Ama bir şeyin yapılabileceğine inandığınızda, gerçekten inandığınızda aklınız onu yapmak üzere çözüm bulmanıza yardım etmek
için çalışmaya başlar”

26. Kitap okumak güçlü bir beyin jimnastiğidir. Zihinsel adaleleri çalıştırır. Okurken
Bacon’ın şu ilkesini izleyebilirsiniz: “Kurnaz insanlar okumayı küçümser. Basit
insanlar ona hayran olur. Akıllı insanlar ise ondan faydalanırlar. Yalanlamak ve
reddetmek için okuma. İnanmak ve her şeyi kabul etmek için de okuma. Tartmak, kıyaslamak ve düşünmek için oku.”

27.“Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.” Fiziksel zindelik zihinsel zindelik getirir.
Uzun süre fiziksek hareketsizlik, zihinsel hareketsizlik yapar. Spor yapmaya,
fazla kilolarınızdan kurtulmaya, yediğinize ve içtiklerinize dikkat edin.
Yeterince su için ve unutmayın ki, insan beyninin %78’i suyla kaplıdır!

28.Her şey beyinde başlar. Her şey beyinde biter. İnsan “kafadan” kaybeder ya
da kazanır. Eski bir bilgeliğe küçük bir “çekme kat” atarak, size sunmak
istiyorum. “Öğrendiklerinize dikkat edin, düşüncelerinize dönüşür.
Düşüncelerinize dikkat edin, duygularınıza dönüşür. Duygularınıza dikkat edin davranışlarınıza dönüşür. Davranışlarınıza dikkat edin alışkanlıklarınıza dönüşür. Alışkanlıklarınıza dikkat edin, karakterinizi biçimlendirir. Karakteriniz ise kaderinizdir.”

29.Son olarak kafanızı nasıl daha iyi çalıştırabileceğiniz üzerine daha fazla kafa
yorun! Unutmayın, beynimizi daha iyi çalıştırmak için kullanacağımız organ yine beynimiz!
Aklınızı “başınıza” toplayın ve kullanın! 

***Çok sevdiğim bir arkadaşım mail atmış. Bugünün takvimi çok Faydalı oldu sayesinde:)

10 Şubat 2011 Perşembe

SADECE TAKVİM - 10



Gerçek bir hikayeden yola çıkılarak Adam Elliot tarafından yazılıp, yönetilmiş bir kil animasyon...Melbourne banliyölerinden birinde büyüyen sekiz yaşındaki Mary Daisy Dinkle ile New Yorklu kırk dört yaşındaki Max Jerry Horovitz’in değişik bir şeklide başlayıp yirmi yıl süren  mektup arkadaşlığını anlatan   Max & Mary , her karesine ve her diyaloguna hayran olacağınız sıradışı bir film.  İki insan var ve onların etrafında bir kaç insan daha...Ve o nevi şahsına münhasır iki insanın kendilerine ait takıntıları... O kadar güzel kurgulanmış ki, çok sürükleyici, kimi zaman güldürüyor, kimi zaman ağlatıyor...Mutlaka seyredin...(Türkçe altyazılı olarak buradan izleyebilirsiniz) Gerçekten çok güzel...

Stephane Bureaux tasarımı çivi çikolatalar :)
İnsanın çivileyip çivileyip yiyesi gelir.Ben bayıldım. Buradan sitesine bakmanızı tavsiye ederim...Videoları izlemeyi ihmal etmeyin...



Bir cumartesi veya pazar sabahı, üşenmeyin erken kalkın...
Saat 07:00'de Haydarpaşa'dan kalkan Eskişehir ekspresine binin...
Saat 07:10'da Bostancı İstasyonundan da binebilirsiniz:)
İsteseniz fırından yeni çıkmış poğaçaları, simitleri, çörekleri doldurun poşetinize...
Yanınıza en sevdiklerinizi ve fotoğraf  makineninizi almayı unutmayın...
Fırına uğramaya vaktiniz olmasıysa, yerinize yerleşmeden önce hemen Yemekli Vagon'da yer kapın...
Kahvaltınızı ve çayınızı söyleyin. Yemekli vagonun olmazsa olmazı sigara böreğini sipariş edin...
Kış günü...
Dışarısı buz gibi...
Ama trenin içi sımsıcak...
Üzerinizdeki katlardan bir kaçını çıkarıp, manzaranın, kahvaltının, sevdiklerinizle böyle bir deliliği paylaşmanın tadını çıkarın sabahın köründe...
Bol bol fotoğraf çekin...
Şansınız yaver gider belki, kar yağmaya başlar... Bilecik yakınlarındaki dağ köylerini bembeyaz bir örtü içerisinde göreceğinizi düşünerek makinanızı hep hazır tutun...
Kahvaltını rehaveti, sıcağın rahatlığı ve trenin sallantısı ile kısa ama güzel bir uyku çekin...
Eskişehir'e geldiğinizde şanslıysanız sizi bembeyaz kar karşılar belki...
Yürüyerek Köprübaşı...
Adalar mevkiinden Gezi teknesi ile Porsuk turu...
Karlara bata çıka tramvay'a yürüyüş...
Tramvay ile Kentpark...
Parkta uzun bir yürüyüş, Eskişehir'de plaj nasıl oluyormuş bir bakın...

Tramvay ile Odunpazarı...
Odunpazarının girişindeki Kadıkonağında enfes bir çibörek ayran ziyafeti...
Çibörek ile yetinmeyip, ıspanaklı peynirli gözleme takviyesi...
Üşüyen ayaklar Kadıkonağının sıcacık atmosferinde ısınırken çay eşiliğinde uzun bir sohbet...
Uzun zamandır buı kadar karbonhidrat bombardımanına şahit olmamış bünye yadırgayabilir, boşverin, tadını çıkarın:)
Haller gençlik merkezinde kahve, Mazlumlar muhallebicisinde geleneksel su muhallebisi, Karakedi bozacısında boza...Eh akşam oldu artık trene binme zamanı...
Biz yetiştiremedik Boza içemedik. Ve Devrim Arabasını görmeyi unuttuk:(
Siz unutmayın...
Kışın kar altında çok güzel bir Eskişehir günü yaşamış olarak, sıcacık yemekli vagona bir güzel yerleşin. Üşüyen ayaklarınız, kemikleriniz, ilikleriniz ısınsın.
Bir şişe şarabınızı, sigara böreğinizi, arnavut ciğerinizi söyleyin.

Şöyle bir arkanıza yaslanın. Sıcağın ve trenin keyfini çıkarın.
Ve bu arada istendiği zaman bir belediyenin  neler yapalabileceğini düşünün. Çok temiz, çok modern, genç, her noktası düşünülmüş, keyifle tasarlanmış, müzelerinin, sergi salonlarının ücretsiz olduğu, pırıl pırıl, genç, modern bir Anadolu şehrini gezerken nasıl gururlandığınızı düşünün.Darısı İzmir'in, İstanbul'un ve nicelerinin başına diye dilekte bulunun. Sohbetinizde tüm şehirde Hocam olarak saygıyla adı geçen Sn. Yılmaz Büyükerşen'e defalarca "Helal Olsun Hocam Sana" deyin.
İstanbul'a vardığınızda saat 24:00 civarında olacak ve siz yattığınız yeri beğeneceksiniz. Garanti ederim:)

9 Şubat 2011 Çarşamba

SESLİ TAKVİM-09

GÜNÜN SESİ : İÇİMİN ÇİFT SESİ:)



Benim iç sesler konuşmaya devam etsinler, beni yoğun bir gün bekliyor...


 




7 Şubat 2011 Pazartesi

MEMİŞ

Bir başka karakter...
Memiş…
1980’li yılların ortaları…
Üniversite için İstanbul’a taşınılmış…
Tarafımızdan bir yandan İstanbul keşfedilirken, bir yandan da kendimizi keşfetme dönemleri…
Bir gün şehrin belediye başkanı oluyoruz, şehri baştan yaratıyoruz…
Bir gün kendi ofisimizi açıyor ve dünya çapında işlere imza atıyoruz…
Bir gün bir sürü çocuk doğuruyor, çocuklar elimizde bir restoranda buluşup, sohbet ederken çocukların ağzına yemek tıkıyoruz.
Bir gün restaurant açıyoruz, her katı farklı bir dünya mutfağı, katlar arası koşturup duruyoruz…
Hayallerimizi gerçeğe çevirmek için çalışmaya karar verdik ve part-time bir mimarlık ofisinde iş bulduk can dostum Dostoyevskim ile…
Hem işimizle ilgili, hem kendimizle ilgili hem de hayatla ilgili çok şey öğrendik o ofiste…
Ofisimiz Üsküdar çarşısının içinde balıkçılar ve şarküterilerin arasından geçerek ulaştığımız bir işhanının en üst katındaydı. Alt kat komşumuz protez diş yapan bir teknisyen amcaydı…
İki çatlak patronumuz vardı… İkisi de mimar ve zıt iki ayrı karakter…
Bir biz vardık… Henüz 1.sınıf talebesi, genç, deli dolu, her gün başka bir kimlikle uyanan iki hevesli…
Bir Memiş vardı… Patronlarımızdan birinin uzaktan akrabası, ofisin banka, belediye, yazı, çizi işlerini halleden kişisi…
Bir akvaryumumuz ve içinde 2 adet dev su kaplumbağamız…
Ve sarası olan beyaz Terrier köpeğimiz vardı…
Biz bu ofisi ve işimizi o kadar sahiplendik ki, okula zor gider olduk. Patronlarımız da olaya o kadar adapte oldu ki, çoğu zaman ofise bile uğramıyorlardı… Patronlarımız ayrı birer karakter. Onları daha sonra tek başlarına anlatmam gerekiyor.
Neyse biz ofisimiz ile bütünleşmiştik ve çok keyif alıyorduk. Hem okulda hem işte bir sürü yeni şey öğreniyorduk ve para kazanıyorduk… Hep söyledikleri ”Kendi ayakları üstünde duran kadın” işte o bizdik:)
Yemek için çarşı içindeki şarküterilerden aldığımız mezeler, turşular, soğuk etler ve fırından yeni çıkmış ekmek ile çizim masalarımız üzerinde ağız sulandıran masalar kurardık.
Patronlarımız varken de, yokken de çok eğlenirdik. Ama biz bizeyken daha çok eğlenirdik…
Ben, Dostoyevskim, Memiş, köpek ve kaplumbağalar…
Memiş çok genç, uzun boylu, yakışıklı, inatçı, havalı, elli kollu konuşan, kendine güvenen, devamlı gülen ve güldüren bir adamdı… Tipik bir Karadenizliydi…  O zaman hayatımızda “Karizma” kavramı yoktu ama şimdi söyleyebiliyorum. Karizmatikti… Ve bizim çok iyi bir arkadaşımızdı…
Aynı yaşlardaydık 19-20…(şaka gibi) Her şeyimizi konuşuyorduk, tüm sırlarımızı, aşklarımızı, sıkıntılarımızı ama en çok hayallerimizi…
Memiş okumamıştı, liseden sonra hayalinin peşinden gitmek için İstanbul’a gelmişti… Para biriktiriyordu Amerika’ya gidebilmek için…
En büyük hayali Amerika’ya kapağı atabilmek ve bir daha dönmemekti… Orada çalışacak, orada yaşayacaktı. Hatta İstanbul’da âşık bile olmuyordu, orada âşık olacaktı…
Amerika’ya gidecek, iş bulacak, kendisine kırmızı üstü açık bir araba alacaktı…
Şimdi hatırlayamıyorum ama arabada bilmem kaç mil süratle giderken dinleyeceği müzik bile belliydi... Liseden yeni çıkmış 3 çocuktuk… O kadar çok hayalimiz, o kadar çok isteğimiz vardı ki, saatlerce konuşurduk bitiremezdik…
Çocuktuk…
Birbirimize küser sonra da “Uzat serçe parmağını küstüm seninle” yi söylerdik ve hemen gülerek barışırdık…
En hit parçamız ise “ Kör olası çöpçüler, aşkımı süpürdüler”… Bağıra haykıra söylemekten büyük keyif alırdık…
Devamlı sara krizi geçiren köpeğimiz ve çiftleşme zamanı rahatsız edilmemesi gereken kaplumbağalarımız yüzünden ofiste devamlı bir hareket vardı. Patronlar deli dolu, beslediğimiz hayvanlar tuhaf, bizler ise meraklı ve genç… Bu renkli karışım 2 yıl geceli, gündüzlü devam etti
Hayatımın en güzel yıllarıydı…
Sonra okul ağırlaştı, biz ofisi o kadar sahiplenmiştik ki, part-time’dan daha çok tam zamanlı çalışmaya başlamıştık. Okulu ve işi aynı anda idare edemez hale geldik. Biz daha ofiste çalışırken Memiş aile problemleri yüzünden memleketine geçici olarak dönmek zorunda kaldı… Biz de daha fazla bu yoğunluğu kaldıramadık.
Ve yollarımızı ayırdık.
Tabi o yıllar cep telefonu yok, internet yok. Bir mektup adresi ve varsa ev telefonu. Tabi şehir değişiklikleri, koşuşturma, hayatta sağlam bir yer edinebilme kaygısı ve arzusu ile birbirimizi kaybettik…
Aradan yıllar geçti. Biz Dostoyevskim ile daha bir olgunlaştık, işimiz ve mesleğimiz konusunda seçimlerimizi yapmıştık, çocukluktan genç bir kadın olma yolunda hızla ilerliyorduk.
Çok yıllar sonra,bir gün çatlak patronlarımızdan biri ile karşılaştık sokak ortasında. Sarıldık, şaşırdık, sevindik, konuşacak o kadar çok şey vardı ki, konuşacak şey bulamadık. Sıra ile birbirimize sormaya başladık. Ne yaptın?
Nasılsın?
Ofiste işler nasıl? ….vesaire, vesaire…
Memiş ne yaptı?
Memiş ofisten ayrıldıktan sonra memleketine gitmiş, tarla tapan gibi ailevi işlerle annesi adına ilgilenmiş.
Biraz memlekette, biraz İstanbul’da yoğun çalışma hayatı…
Gerekli parayı biriktirince hemen Amerika vizesi ve uçak bileti…
Orada bir süreliğine sağda solda geçici işlerde çalışmış, sonra daha uzun soluklu bir yerde çalışmaya başlamış… Ve bir gün o çok istediği kırmızı üstü açık arabaya ya sahip olmuş, ya da kiralamış…
Ve hep hayalini kurduğu gibi, şarkısını bağıra çağıra söylerken, gözünde güneş gözlüğü, dalgalı kumral saçları uçuşurken arkadaşları ile birlikte oldukça yüksek hızda iken trafik kazası geçirmiş. Ve oracıkta hayata veda etmiş.
Biz o gün, belki o genç yaşımızda ilk defa bir arkadaşımızı kaybetmenin acısı ile tanışacağımızı bilseydik, Nişantaşı’na hiç çıkmazdık.
Biz o gün, Memiş’in hayalini gerçekleştirdiğine sevinip, aynı zamanda o neşe dolu adamın artık hayatta olmadığına ağladık…
Biz o gün, ne yaptığımızı bilmeden, bir süre sokaklarda yürüdük…
“Uzat serçe parmağını Memiş, küstük seninle”…

PİRELİ TAKVİM-07

 
80'lerden bahsedeceksek Haftanın Güzeli "JANE FONDA" olmalı ve sayesinde tanıştığımız o döneme damgasını vuran Aerobic ve tayt üzerine giyilen kat kat tozluklar :)

Dün akşamüzeri “Aşk Tesadüfleri Sever” e gittik. Film beni çok etkiledi. Çünkü çok başarılı bir film. Çünkü çok gerçek. Çünkü çok sıcak, çok içten.Çünkü filmin geçtiği yıllarda Ankara’daydık. Çok güzel bir çocukluk ve gençlik yaşadım Ankara’da… Hani tat damakta kalır ya...
Galiba Ankara’da doya doya yaşanan en güzel kavramdır “Arkadaşlık”.
Kuğulu park, Kızılay, Kolej, Tunalı Hilmi, Soysal Han… 
Her şeyin abartılı olduğu bir dönemdi 1980’ler… Müzik, moda, vesaire:)
Ama duyguların, dostlukların, ilişkilerin çok gerçek, sade ve içten olduğu bir dönemdi...
Ben çok gerçek ve içten ve sahici bir çocukluk ve gençlik geçirdim Ankara’da.
Lise fotoğraflarına bakınca; şalvar model pantolonların hüküm sürdüğü, abartılı renklerin bir arada kullanıldığı, mesela Zühtü sarısı diye çok moda bir renk vardı, Yanları çıt çıtlı pantolonlar ve Strech kot pantolon ve beyaz spor ayakkabı kompozisyonu, kazakların pantolon içine sokulduğu, saçların arkalarının ve tepelerinin uzatıldığı ama yanlarının 0 numara kesildiği ve elektrik çarpmış gibi kabartıldığı bir dönem, omuzlara konan kat kat vatkalar, penyeden imal edilmiş tuhaf renkli takımlar… Evet modası çok kötüydü belki ama herşey sahiciydi... Ev partilerimiz, sokakta üzerinde çekirdek çitlediğimiz bir duvarımız vardı. Neyse...
Film bittiğinde kimisi açık açık ağlamaya devam ediyordu, kimisi ise gözlerini ovuşturuyordu sanki ışıkla karşılaşınca sulanmış gibi… Pek hüzünlüydü…Pek güzeldi...
Ama hava güneşli ya... Sendrom vız geliyor insana...Eh bir de 3 gün Keçi gribi sebebiyle evde yatınca Pazartesi pek güzel geldi walla:)


KEÇİ GRİBİMİN HIZLA İYİLEŞMESİNİN, ÖKSÜRÜK VE BOĞAZ TIRMIKLANMASININ ACİL GEÇMESİNİN SEBEBİ ZENCEFİL...

Şimdilik bu kadar...
Gün içerisinde becerebilirsem KARAKTER ORMANI içindeki MEMİŞ'i ekleyeceğim bloguma.... 



4 Şubat 2011 Cuma

Gribal Takvim . 04

Eskiden Bakkallarda GRiPiN satılırdı. Hala satılıyor mu acaba?
GRIP SEBEBIYLE KAPALIYIZ

içim elvermedi badimin blogunun bu inatçı keçi gribi sebebiyle tümden kapalı olmasına…
Onun kadar güzel çizim, resim vs yapamam ama size günün anlam ve önemine uygun süper bi tasarım buldum ;)
Veeee karsınızdaaa

GÜNÜN TASARIMIIIIIII



UYARI: tasarım sadece evde dinlenme esnasında kullanılmalıdır; yürüyüşe ve araç kullanımına uygun değildir. Önünüzü göremezsiniz maazaalllaahh…

3 Şubat 2011 Perşembe

GRİBAL TAKVİM-03


KARAKTERLER ORMANI:)Evet hayatıma bir şekilde giren, hayatıma dokunan karakterleri başladım yazmaya...İlk EDALIM ile başladım. Beni oldukça etkileyen Pembe, beyaz umudu temsil eden kadın EDALIM... 

 ZENCEFİLLİ  KARABİBERLİ                      LİMONLU YEŞİL ÇAY:)    
              

TASARIM........az&mut
                         "Pot Cavalier"
Eve gidip YATMAK ...Sağa dönüp yatmak, ordan yavaşça sola dönüp yatmak...Döne, döne, bir alt, bir üst, yere paralel olmak:)    

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...