Badimle Kübaya gitMİŞtik:)

SALLANAN SANDALYE ÜLKESİ...









Hikayemizin Kahramanları :
Ben yani Kırmızı Bandana
Badim-Dalış Ortağım : Elly
Aşık olduğum Adam : Sevgili
Can Dostum : Dostoyevski

BİZ İKİ ÇATLAK… (Ben ve Elly)
GİDELİM DEDİK,RÜYALARIMIZIN PEŞİNDEN…
VE GİTTİK…
“ ALLAHIM,
SEN BİZE TÜM DÜNYAYI GEZECEK KADAR SAĞLIK, PARA, ZAMAN VE BU KEYFİ PAYLAŞACAĞIMIZ AŞK VER”
Sevgili Badim Elly’nin duası

RÜYA TATİL 1…
Kendini iyi hissetme fabrikasında 9 günlük vardiya…
2008 Mayıs ayında fıkırdanmağa başladık Badim'le…
Küba…
O diyor ki; K... diye bir tur şirketi varmış…
Şöyle iyilermiş, böyle iyilermiş…
Hem Fidel ölmeden gitmek görmek lazımmış…
Ama pahallı be badim..Nasıl organize edeceğiz,nasıl gideceğiz?
Yok, gideriz, gidemeyiz derken Ağustos ayında kredi kartı numaralarımızı K tura geçmekle başladık Rüya tatilimize…
Battı balık yan gider…
Zaten gezgin olmaya karar verdik ya, önce Küba’ya gidilmesi lazım ya...
Şaka gibiydi son ana kadar…
İkimizde de itiraf etmesek de son anda bir şey olacak da gidemeyecekmişiz gibi bir his, bir “Septiklik hali” yani…
Bu arada Giderayak ben âşık oldum…
Giderayak derken gerçekten giderayak...
İzmir’den İstanbul’a giden ayaklar, yetmiyormuş gibi İstanbul’dan Küba yollarına da gitmeye kalktı...
06.Aralık.2008/Cumartesi
Evet. Son ana kadar şaka gibiydi ta ki 06.Aralık.2008 tarihinde Sabiha Gökçen Havalimanında Badimi karşılayana kadar.
Koca bir valiz Küba için, sırt çantası Küba için, Küçük bir valiz İstanbul günlerimiz için yüklenmiş görünce yihuuuuu işte o gün geldi dedik…
O günü alanda geçirdik sayılabilir. Elly 10.00’da İstanbul’da alandaydı.
Annem 12.30 uçağı ile İzmir’e gidecekti.
!3:25 uçağı ile Sevgilim İzmir’den gelecekti.
Tabi annemin uçağı 1.25 dakika rötar yapınca, sevgiliminde annemin uçağıyla geleceğini düşünürsek tüm günü alana gidip gelmekle geçirdik.
Akşam evde hasret giderme, sarılma, koklaşma…
Peynir tabağı, şarap, Issız Adam Film Müzikleri eşliğinde Sevgilimin arkadaşı ,Elly, Sevgili ve ben hafif demlendik.
Cadde’de yürüyüşe çıktık ve Kırıntı diye bir yerde keyifli bir yemek yedik. Tabi o kadar şarap ve peynirin üzerine 2 şişe şarap ve Shrimp Fajita ile tıka basa doyduk.
İlerleyen saatlerde Dostoyevski’da bize katıldı.
Sevdiğim tüm insanlar yanımda, bir süre yaşayacağım şehrin en güzel caddelerinden birinde, sevgilime sarılmış olarak yavaş yavaş yürüdüm. Mutluluk böyle bir şey işte J
07.Aralık.2008/Pazar
Evde deli bir kahvaltı…
Saatler süren, bol peynir, bol simit, bol gazete, bol keyif…
Akşam uçağıyla Sevgili gidecek.
Gazete ve TV karşısında evde bir süre yayıldıktan sonra, caddeye çıkalım dedik.
Dün akşam aklımızda kalan tatlıyı yememiz gerekiyordu.
Öncesinde Shrimp Fajita,
Ardından San Marino adında enfes bir tatlı…
Şöyle ki acıbademli incecik bir kek tabanın üzerine Vanilyalı dondurma ve üzerine çikolata ve frambuazlı sos’tan oluşan bir pasta :)))
Hımmmm ve kahve...
Alana gidip sevgilimi yolcu ettik. Minimum 10 gün görüşemeyeceğiz. Aramızda yaklaşık kuş uçuşu 10.000km :/ Sadece mesajlaşabileceğiz. Gerçekten özleyeceğiz birbirimizi…
Kaldık badimle baş başa…
Geldik eve…
Uyumamamız lazım… 04:00 ‘da alanda olacağız…
Çok değişik bir şey yapıp evde Peynir tabağı hazırladık. 2 kâse kuruyemiş ve güzel bir şarap...
Birde Takvim Kızları diye keyifli bir film bulduk TV’de.
Yaş ortalaması 55 olan bir grup ev hanımının, arkadaşlarının ölen kocası adına Hastaneye bağış toplayabilmek için çıplak fotoğraflarının bulunduğu bir takvim yapmaları…Biz böyle bir şeye cesaret edebilirmiydik acaba?
Keyifli ve güzel bir filmdi.
Film bitince kalkıp valizlere son bakış, son kontrol…
Tekrar bir şeyler yiyelim diye buzdolabının önünde gezinmeler…
Şarap, peynir…
Şarap, meyve…
Şarap, puro…
Çay, bisküvi…
Çay, puro…
Aman tanrım..çok şükür saat 03:00 oldu..
08.Aralık.2008/Pazartesi
Sevgilim bizim için arkadaşının şoförünü ayarladı. Bizi alana o götürecek.
Uykusuzluktan henüz maymun olmadık ama önümüzde kat edeceğimiz yolu düşündükçe :( olmamak elde değil.
Giyinmiş süslenmiş bir halde Atatürk havalimanındayız. Uykusuzluğun etkisiyle galiba, ota, sapa gülüyoruz. Hem de ne gülmek:)
Gruptaki diğer arkadaşlarımızı merak ediyoruz.
Benim düşüncem yaş ortalaması 55–60,boynunda incileri olan teyzeler ve safari yelek ve kasketleriyle ruhu genç, eski tüfek amcalar…
Elvan ise yakışıklı, boylu poslu bekâr adamların toplaştığı bir grup olması gerektiğini düşlüyor.
Gloria Jean’s Cafe’de içilen kahve bizi cinleştirse de, aralıksız gülme krizimizi tetikledi herhalde…
Gülüyoruz…
İberia’nın kontuarının önünde insanlar toplanmaya başladı.
Bizde sıraya girdik.
Çoluk çombaklı Antalya “Her şey dâhil” oteli müşterisi görünümünde aileler…
Amcalar, teyzeler,
Grubumuzu ileride tanıyacağız.
Yok dedik bizim grup bu değildir kesin. Bu insanlar Madrid’e gidip bayramı Madrid’de geçirecekler.
Demeye kalmadan rehberimiz Mine’den gelen telefonla, grubumuz toplandı. Elimize tutuşturdular Karıncalar kitabını ve valiz etiketlerini…:))) ben iyi tahmin etmişim valla. Grubun yaş ortalaması 55 :))
Gülüyoruz…
Ve durmadan gülüyoruz…
Check-in yapıldı…
Uykusuzluğun etkisiyle kendimizi yemeğe vurduk. Yine acıktık. Yedik, içtik, güldük…
Madrid’e uçağına bindiğimizde gülmeye mecalimiz kalmamıştı. Deli uykusuzduk.
Uyuduk ama her serviste uyanıp yemeğimizi yemeği ihmal etmedik.
İberia ve İspanyol hostesler ve hostlar…
Uçmayın. Mecbur kalırsanız yanınıza kumanya, termosta çay ve su alın…
Yanımızda gruba tek katılan sonra Elly’ın dans partneri olacak SDalsa Kralımız A. ile tanışıyoruz. Aynı gruptan olduğumuzu anlayınca uykuya devam ediyoruz.
Uçak küçük ve rahatsız, İspanyollar suratsız, ama uyku çok tatlı. Arada yediğimiz omlet, kahve, peynirimsi şeyde çok lezzetli geldi. Zannediyorum gözümüz aç. Ya da uyumayalım, dinç olalım diye yuttuğumuz vitaminlerin tepkimesi...
Madrid havalimanı
6 saat bekleyeceğiz. Shengen vizesi olanlar şehre iniyor. Biz tabiî ki sarkıttık dudaklarımızı ama nafile. Oyalanmak lazım. Ne yapacağız? Yemek yiyeceğiz.
Güzel bir şarap seçtik kendimize 35cc…Methini önceden duyduğumuz domuz pastırmalı sandviç ve salata… Güzel ve keyifli bir yemekti. Sandviç’in tadı damağımızda kaldı.
Free-shop turu, makyajımızı tazeleyip tüm parfümlerden sıkarak güne dinç ve kokulu olarak devam edebiliriz sandık. Ölüyoruz uykusuzluktan...
Kahve ve sigara içme odası kavanozunda puro keyfi…
Yola arkadaşlarıyla parti parti tanışma… Anladık ki bayramda Küba’da tek biz varız. Türkler:)
Alan Türk kaynıyor. Tuvalette kapıyı tık tıklayınca DOLU diyebiliyor içerideki ses.
Sonra yine dükkânlar, tuvalet, 2 tur daha dolaşalım dedik. Yine acıktık. Starbucks’da çikolatalı pasta ve cheesecake denemesi faciayla sonuçlandı ama yedik yine...
Allahım şişko olarak döneceğiz vatanımıza galiba…
Hala Madrid’deyiz.
Eveeet bizi çağırdılar artık. La Habana yolcuları :))))
Rüya ülkesine 10 saat kaldı…
Uçağımız süper. A340. Yayıla yayıla uçacağız. Yiyeceğiz, içeceğiz, POFİDİK altı plastik kalpli uçak çoraplarımızı giydik. Ama aklımız fikrimiz yemekte ve içmekte…
Neden böyle olduğumuza takılmamama kararı alıp, ilk servis başlayınca şarap eşiğinde yemeğimizi yiyoruz. Uykumuz var…
Uyuyoruz… Arada uyanıp dışarı bakınca çok güzel bir görüntü uykumuzu azda olsa açıyor.
Altımızda bembeyaz köpük köpük bulutlar. Güneşin Batışına doğru giden bir uçaktayız. Arkamız zifiri karanlık. Ama kırmızı ve sarının her tonuyla saatlerce batmak bilmeyen bir güneş.. Çok keyifli bir manzaraydı…
Uykuya devam…
Susuyoruz, acıktık… Suratsız Chico’lar hiç ilgilenmiyor. Buz gibi bir kahve ile küçücük bir paket bisküvi kemiriyoruz. Uykusuz, Lanetiz, Suratsız ve Açız...
Dönüşte yanımıza erzak almaya karar veriyoruz. Açız :)))
Kübadayız…
Gerçekten Tıp ekibi güler bir yüzle kenarda bekliyor. Bir şey diyorlar ama anlamadık.
Tüm yolcuları karşılayan ilk sıradaki bayraklar arasında en büyük bayrak Türk Bayrağı.Sonradanda anlıyoruz ki; Türkleri çok seviyorlar…Ohh Turkiaaa...
Bir anda dünyamız değişti 40 yıl öncesine geldik. 3.dünyaya ait bir havalimanındayız. Teknolojiden uzak, herkesin ağzında purolar, sigaralar. Telaşsız, rahvan, eskiden kalmış sararmış bir fotoğraf gibi...
Hala 8.Aralıkdayız. Amma günmüş, bir türlü bitiremedik.
Valiz telaşımızı atlatıp, Ülkede kullanmamız gereken Convertible Pezo “Biz buna tüm seyahatimiz boyunca CUC diyeceğiz” döviz bürosundan temin ettik. 9 gün boyunca bize rehberlik edecek Tatyana ile tanıştık. Rus değilim, öz be öz Kübalıyım diyen deli, tatlı bir kadın.
Otobüslerimize bindik. 9 gün boyunca 5711 bizim otobüsümüzdü… Şartlandık J
Otelimize geldik. Hepimiz yorgun, yarı uykulu Havana’yı karanlıklar içerisinden keşfetmeye çalıştıysak da, pek bir şey anlayamadan Miramar’da bulunan otelimize geldik.
Jetlag olmamak adına normal bir saatte uyuyalım diye, lobby’de bir şeyler içmeye karar veriyoruz. Valizleri odaya atıp Havana’dan maksimum faydalanma adına hemen barın önünde yerimizi alıyoruz.
Uçak da arkadaş olduğumuz çılgın avukat hanım ve Salsa Kralı A. ile (9gün boyunca ayrılmaz bir dörtlü olacağımız kişiler) Lobby koltuklara yayılmış bir vaziyette, Mojito, şarap eşliğinde birbirimizi tanımaya çalışıyoruz.
Hepimiz hem heyecanlıyız, hem de hala Küba’da olduğumuza inanamıyoruz. Birbirimizi dürtüp duruyoruz L
09.Aralık.2008/Salı
Sabah otelin açık büfe kahvaltısı hepimizi mutlu ediyor. Baton ekmek bir harika. İncecik çıtır çıtır, ağızda dağılıyor.. Hem beyazı, hem de kepeklisi var.
Bu yeme içme olayı fena ama dur bakalım ne olacak ?
Peynir krizi yaşanıyor sadece. Zar gibi kesilmiş ve birkaç adet olan peynir parçaları, biz azgın Türklere yetmiyor. Büfe personeli hayretler içerisinde peynir kesiyor aralıksız. 9 gün boyunca sürekli kahvaltımız haline gelecek çift yumurtalı omlet ve tropikal meyveler ile dolduruyoruz tabağımızı. Kahve çok lezzetli. 9 gün boyunca hiç çay içemedik ama kahveleri çok güzeldi.
Tüm gün Havana’dayız. Devrim Müzesi ve yürüyerek şehir turu, meydanları gezeceğiz.
Devrim Müzesi;
Cristof Colomb’dan başlayarak, sömürge dönemi, Jose Marti ve diğer Kahramanlar ve en önemlisi Che ve Fidel ile ilgili detaylı bilgiler, fotoğraflar, eşyalar…
Biz Badim’le bu kadar tarihi bilgi bizim için yeter deyip, Müze’den kaçtık. Müze arkasındaki ara sokaklara girdik ve Havana ile tanıştık. Her köşesi bir film karesinden alınmış gibi, fotoğrafçıları çılgına çeviren, her detayı fotoğraflama isteği uyandıran insanlar, balkonlar, arabalar, binalar..
Etkileyici…
Sanki 40 yıl öncesine bir zaman tüneli ile gelmişiz gibi…
Basit…
Fakir…
Mutlu İnsanlar…
Dans eden İnsanlar…
Şarkı söyleyen İnsanlar…
Her yer çok temiz. Kolektif yaşamın getirdiği bir özellik olsa gerek diye düşünüyor insan. Çöp yok sokaklarda, pırıl pırıl her yer…
Grupla buluşuyoruz. Meydan turu öncesi Capitolio binasının önünde kısa bir mola veriyoruz. Binaya girmiyoruz ama görkemli yapının önünde fotoğraf çekip, merdivenlerin ve binanın muhteşemliğinin tadını çıkarıyoruz
Heyecanla beklediğimiz an geldi…
Meşhur La Bodequita del Medio’da yemek yiyeceğiz.
Otobüs bizi Restaurant’a yakın bir yere bıraktı. Ara sokaklar kalabalık, her köşeden salsa melodileri yükseliyor, neşeli ve kıvrak insanlar, rengarenk giysiler…
Bizde duvarlara imzamızı atmaktan, aşkımızı yazmaktan geri kalmadık pek tabi..
Karnımız tok…
Sırtımız pek…
Keyifle meydanlara doğru yürümeye başlıyoruz.
4 meydan var…
Tatiana anlatıyor. Biz dinliyoruz. Tatiana’nın bilgisi ve devrimci kişiliği hepimizi etkiliyor
Meydanlar;
Plaza de la Catedral- Katedral Meydanı
Plaza de armes- Ordu Meydanı
La Habana Vieja – Eski Havana
Hava sıcak… Küba’da kış mevsimi… Bizse sandaletlerimiz ve şortlarımızla mutluyuz Havana sokaklarında.
Her mahallenin bir müzesi, her sokağın bir sergi salonu var.
İspanyol asilzadelerinden birinin konağı olan saray yavrusu bina şimdi Şehir müzesi…
Etkileyici İspanyol mimarisi hayranlık uyandırıyor.
Müze turumuzda bitiyor.Bu arada çaktırmadan hissediyoruz yorulduğumuzu… Şöyle bir mola versek, meydandaki cafelerden birinde. “Do Mojito Senyör” desek… Buzlu bir Mojito içsek diye gözünün içine bakıyoruz Mine’nin…
“Hayır. Önce meydan turu bitecek, belki son meydanda” Mine çok kesin konuştu...
Yürümeye devam…
Her adımda farklı bir renk…
Her adımda farklı bir melodi…
Neyse izin çıktı…
Oturduk ….Meydandaki Cafe’de müzik eşliğinde Mojitolarımızı yudumluyoruz. Azim azim İstanbul Freeshop’tan aldığımız Dominic purolarımız elimizde keyfimize diyecek yok.
Grubumuzun en genç gezginleri Mühendis bey Y. ve Gazeteci C. ile tanışıyoruz. Muhteşem dörtlümüze onları da ilave ediyoruz…
İkiside yaşlarına göre çok olgun ve çok donanımlı. Hayretler içerisinde Salsa Kralını seyrediyorlar Salsa yaparken ve 9 gün boyunca şaşkın bakışları hiç azalmadı…
Son meydanımız Devrim Meydanı… Plaza de la Revolucion…
Akşam karanlığına kaldık... Grupta özellikle fotoğrafçılarda bir telaş.
Meydan tüm siyasi mitinglerin yapıldığı ve Fidel’in bitmek bilmez uzun konuşmalarını yaptığı meydan. Batista Döneminde yapılmış olağanüstü çirkin binalarla çevrili. Jose Marti anıtı ve İçişleri Bakanlığı binası üzerindeki Demirden Che silueti görülmeye değer…
Akşam için bir programımız yok. Serbest zaman… Ama sürü psikolojisi olduğunu düşündüğüm psikoloji ile hiç kimse birbirinden ayrılmayı düşünmüyor. Onun üzerine Tati bize bir program yapıyor. La Taberna’da yer ayırtıyor. Otelde yemeğimizi yedikten sonra MOJİTOOO içmeye ve Salsa yapmaya La Taberna’ya gideceğiz.
Aman allahım…
Çok eğleniyoruz… Yani biz ikimiz… Şükür kimseye muhtaç değiliz, eğlenmek için...
Bu arada fark ettik ki sadece yiyor, içiyor ve dans ediyoruz...
Ayıptır söylemesi birde geziyoruz…
10.Aralık.2008/Çarşamba
Havana’da Hotel Panorama’da sabahın köründe kahvaltımızı edip yollara düştük. Matanzas Bölgesine gidiyoruz. 100 yaşındaki buharlı tren ile şeker kamışı tarlalarına gideceğiz.
Matanzas’da şeker kamışı tarlalarına bizi götürecek treni bekliyoruz.
Kısaca şeker kamışı ile ilgili bilgilendirdiler bizi. Zamanında 600 adet şeker kamışı fabrikası varmış. Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte şeker kamışı piyasasında Küba şeker kamışı fiaytları yüksek kalınca, ufak ufak fabrikalar kapanmaya başlamış.
Kapanan Fabrikaları sökerek mutlaka bir başka malzemeye çevirerek tekrar kullanıyorlar. Geri dönüşümün bu kadar maksimumda uygulandığı başka bir ülke yoktur herhalde…
Bol miktarda şeker kamışı kemirip,suyunu da içtikten sonra aynı bölgede içerisinde hayvanat bahçesi olan bir restaurantta yemeğimiz yedik…
Menü aynı...
Grisini (ekmek niyetine)
Tereyağ (çok lezzetli)
Et suyunda haşlanmış tatlı patates ve bir kök(patates tadında)
Kara fasulyeli pilav
Et sote
Tatlı olarak Mango marmelâdı…
Yemekte BUCANERO (Küba’nın en iyi Birası)
Yemek sonrası spesiyal içki …Ananaslı Rom ...
Dans ettik
Ve tabii unutmadan…
Bunca yıllık yaşamımda bir şeyi keşfettim… Bizzat kendimde…
Koca Buffalo ben üstüne oturunca mülayim oldu hayvan...
Hem de oturduğum anda…
Gezi boyunca çok teklifler aldım… Malum hava değişimi falan…
Herkes zor durumda… Badim bile neler teklif ettide, kabul etmedim.
Yemeğimizi yedik, hayvanlarla biraz iştigal ettikten sonra kalan
CUC’larımızla tuvalete gittik ve yollara revan olduk yine, yeni,
Yeniden…
Yolculuk Trinidad’a…
Hoetl Ancon’da kalacağız.
Tati ve Mine devamlı Ancon’un bölgedeki en iyi otel olduğunu ama
Genelde herfyerin kötü olduğunu ama bizimkinin daha iyi olduğunu
Defalarca söylediler. Grupça huylandık ama all inclusiveeeeeee...
Süper… Para vermeden bir sürü Mojito ve Rom içebileceğiz…
All İnclusive otel’de tuvalete de para vermeyiz herhalde…
Veeeee Hotel Ancon…
Sadece kokuyordu desem…
Ne koktuğunu bilmiyorduk ama feci kokuyordu…
Odalar,otel 1970 yılında donmuş kalmış. Eski, pek temiz değil ama koku… Hiçbir yerde almadığımız, duymadığımız koku burada her yerde. Restaurantta, odada, lobide… Olsun ne yapalım… Bedava Mojito var ucunda...
Oda o kadar küçük ve o kadar kötü kokuyordu ki, duş bile almadan, üzerimizi değiştirmeden, eşyaları odaya atıp hemen yemeğe indik.
Küba’da kış ya, ondan sebep herhalde, restaurant kapalı bir alan. Ve kokuyor.
Açık Büfe…
Etlerin yanından transit geçip, balık ve kalamar’a yanaştık. Kalamar mor renkte… Gözüm parladı herhaldeki büfedeki aşçı kadın koydukça koyuyor. Dur nasıl denir İspanyolca bilmiyorum. En sonunda tabağımı çektim, son kaşık boşa gitti ... Mor bir kalamar tepesinin yanına, balık almaya diğer sıraya girdim.
Dev bir okyanus balığı. Aşçı amca elleriyle mıncıklayarak balığı ayıklıyor, büyük lop parçalar koparıyor, kenara istifliyor. Sıran gelince maşayla çok hijyen koşullarda sana servis ediyor. Koku devam ediyor. Sanki gittikçe şiddetleniyor.
Şarap ve salatamızı da temin ettikten sonra oturduk…
Kokuyor…
Aman Allahım, kalamarda otel gibi kokuyor… Mor tepeye ait lokma ağzımızda büyüdükçe büyüyor…
Aç kalkıyoruz ve kendimizi teras atıyoruz. Temiz hava ve mojitoooooo… İyi gelecek.
Kısa bir süre sonra temiz hava ile kendimize geliyoruz…
Mojitolarımızı dev cüsseli afro-cuban getiriyor. Sesimizi çıkaramıyoruz. Rom yok bunun içinde diyemiyoruz. Neyse bunu içelim. İkincileri bardan kendimiz yaptırırız. Gazeteci gitti, gelmek bilmiyor. Rehavetin hakim olduğu, her şeyin çok yavaş işlediği Küba’da barmenin hiç telaşı yok tabi ki…
Bende 2.parti içki almak için seçilmiş şanslı kişi olarak bara yönleniyorum. Benim işim daha hızlı yürüyor. 2 Mojito isteyeceğim… Do Mohitoooo …Dos deyince sinirleniyorlar. Öğrendik. 1 tanede dark rom isteyeceğim. Ama tam o sırada amca beyaz rom ,ile doldurdu bardağı..Yoooo hayır dark roommm…dememle birlikte diğer rom’u lavaboya döktü ve dark rom doldurdu…
Sudan daha ucuz Rom…
Büfelerde tezgâhın kenarında rom şişesi duruyor. Hindistan cevizi suyuna istediğin kadar rom koyabiliyorsun…
Tabi koku ve 1970 havası hepimizin ruhunu kararttı. Otelden bir an önce çıkma isteği ile doluştuk 5711 numaralı otobüsümüze.Serbest zamanımız ama yine ayrılamıyoruz birbirimizden :) ve Trinidad’a gidiyoruz.
Otobüs bizi şehrin ara bir sokağında buluşuyor. Önceden tembih edildiği için hepimizin ayaklarında sandalet, spor ayakkabı var. Yollar Arnavut kaldırımı. İri ve yuvarlak taşlarla döşenmiş yol. Evler gece haliyle çok etkiledi bizi. Evlerin içlerine baka baka yürüdük ara sokaklarda.
İnsanlar sokaklarda yaşıyor. 2 sallanan koltuk, 1 televizyon ve küçük bir noel ağacı… Bu kadar. Birde duvarlarında aile fotoğrafları. Tüm evlerin zeminleri taş veya mozaik. Desen desen el işçiliği. Hortum tutup salonunu yıkıyordu bir Kübalı kadın biz geçerken.
Vee sonunda meşhur Trinidad merdivenlere ulaştık. Tüm Küba kitaplarında ve tanıtımlarında gidilmesi gereken yerlerden biri olarak bahsi geçiyor. Hatta Ölmeden önce yapılması gerekenler listesinde Trinidad Meydan’da salsa yapmak bile olabilir .
Kim demişse haklıymış…
Beni çok etkileyen bir meydan oldu.
Meydan değil aslında …
Onlarca merdiven bir yerde geniş sahanlığa geçiyor ve merdivenler tekrar devam ediyor. Sahanlık veya meydancık dediğimiz yerde bir sürü insan, bir bar ve bir orkestra var. Merdivenlerde ellerinde puroları ve mojito ları ile bir sürü insan. Eve giden bir Kübalı merdivenlerden geçiyorsa yolu, önce bir dans ediyor. Sonra evine gidiyor.
Hatta dansa kaldırdığı siz bile olabilirsiniz…
Ben çok sevdim.
Biz muhteşem dörtlü (Salsa Kralı, Avukat, Elly ve Ben) Merdivenlerde kurulduk.
Deli güzel bir müzik yapıyor orkestra…
Meydanda yüzlerce insan dans ediyor. Herkes birbiriyle selamlaşıyor, gülüşüyor ve müziğin ritmine eşlik ediyor.
Meydan’daki LaCanchanchara barı ismini, bölgeye özgü “canchanchara” içkisinden almış. Tabiî ki önce onu içmemiz gerekiyordu. Fena değil ama Mojito tercih edilmeli diyoruz ve İkinci içkimizi Mojito olarak sipariş veriyoruz.
Küba’da içtiğimiz en güzel Mojito ile tanışıyoruz böylece.
Dans ediyoruz merdivenlerde. Alemdar durur mu sırayla hepimizi kaldırıyor.
Bu arada bir grup İtalyan yakışıklı bize takılıyor. Nereli olduğumuzu öğrendikten sonra, hayretten açılmış gözleri ile sağ ellerini iman tahtalarının üzerine getirip öne doğru hafif eğilerek “elhamdurillah” demedi ama demeye getirdi… Bir rivayete göre cep telefonuyla çektiği fotoğrafımızı facebook’a koymuş olabilir :))))))))))
Küba’da başta Kübalı kadınlar ve erkekler olmak üzere herkes flörtöz…
Kokuyu hissetmeyelim diye bol miktadrda Rom içerek, çakır keyif otele geliyoruz ve uykuya dalıyoruz.
11.aralık.2008 / Perşembe
Koku bizi uyandırdı desem yanlış olmaz...
Perdeyi açıp dışarıdaki manzarayı görene kadar söylenip duruyorduk tatlı tatlı…
Manzarayı ve denizi görünce sustuk. Acele acele mayomuzu giydik ve kahvaltıya
İndik…Kahvaltıda peynir kesen kadını deli ettik,bol meyve tükettik yine…
Bugün dalış yapmanın hayaliyle yaşadık 1 ay boyunca…
Grup Snorkel yaparken, biz scuba yapacaktık.
Fakat zaten baştan beri gruptan ayrılmamızı istemediler, riskte almak istemediler.
Sonuç dudaklarımızı sarkıttık… Bizim haricimizde 2 dalgıç daha bularak, toplam
Sayımızı 4’e çıkardık.
Sonuç dalamadık…
Havada kötü, kapalı, her an yağmur yağdı yağacak…
Olsun ne yapalım snorkel yaparız bizde..Hem de karayip denizinde...
Adadayız…
Bembeyaz bir kum…
Palmiyeler denizin içinde… Camgöbeği bir su…
Snorkel yapmayacakları(hamileler, yaşlılar, üşüyenler, sarhoşlar) adaya bırakıyoruz ve açıkta Snorkel yapacağız… Ah ülen dalamadık şu okyağnusta…
Öğlen yemekte Paella var:))
Ada çok güzel bir ada…
Ama her şey yürüyor adada.. Yani bizim haricimizdeki deniz kabukları ve birde İguana…Çok keyifli…İguana kedi gibi… Biz Türkler en son çatalla besliyorduk hayvanı
Dönüş yolunda herkes Rom’un, Paella’nın,Bucaneroların, denizin ve sonrasında bize yüzünü gösteren güneşin etkisiyle daha sessiz bir deniz yolculuğu yapıyoruz.
Akşam için program kesinleşti. Trinidad’a inilecek. Tati’nin tavsiye ettiği Colonial resturantta gruptan ayrı olarak yemek yenilecek.
Kokuya dayanamayan ve aç olan Gazeteci bey, Mühendis bey, Salsa Kralımız, Avukat Hanım, Elly ve ben Taksi çağırarak kendimizi otelden dışarıya attık.
Colonial Restaurant 18.yy’dan kalma tipik Colonial mimariye sahip, zamanında ev olarak kullanılan, şimdi Restaurant olarak hizmet veren yüksek tavanlı, etkileyici bir yapı…
Mumlarla aydınlatılmış verandada siparişimizi veriyoruz.
Istakoz menü ve Şili Şarabı…
Küçük bir salata geliyor hepimize…Beyaz lahana ve yeşil domates…
Izgara ıstakoz, yanında soslu karides… Muhteşem bir lezzet…Şaplata şaplata yiyoruz….
Ve tabiî ki tatlı patates ile…
Pilav…
Bir şişe şarap kesmiyor. 2. Şili şarabını Gazeteci bey seçiyor.
Keyfimize diyecek yok….
Ardından tatlı olarak Dondurma...
Adam başı 40CUC ödeyip, grupla buluşmak için ayrılıyoruz…
Case de la Musica’da ekiple buluşacağız. Değişiklik yapıp,
Mojito içeceğiz ve Dans edeceğiz…
Grup 4 gözle bizi bekliyor. Sanki bizi olmasak eğlenemiyorlarmış gibi…
Pek haksızda sayılmazlar...
Otele dönünce, All Inclusive hizmetinden faydalanmamak olmaz diyerek, sek dark rom’ları dolduruyoruz. Yol için almış olduğumuz badem paketimizin sonunu alarak kumsalda buluşuyoruz. Salsa Kralımız lobby’de tur liderimize Salsa yapmayı öğretiyor. Avukat Hanım Yeter bu kadar Rom diye odaya kaçtıJ
Sohbet, Karayip denizi, Okyanus’da mehtap, Rom derken… Herkes birbirini dürtüklüyor. Mehtapta Karayip denizine girilmezse olmaz, sonra çok pişman oluruz diye…Bir koşu odaya fırlayıp, mayolar giyiliyor ve denizdeyiz…. Acayip bir aydınlık var denizde ve gökyüzünde… Mehtabın etkisi belki bir kısmı ama büyük etken kumun bembeyaz olması galiba… Hepimiz büyülenmiş gibi yüzüyoruz. Bir köpekbalığı endişesi kısa sürelide olsa hepimizin aklına gelmiyor değil . Ve güzel bir uyku…
12.Aralık.2008 / Cuma
Hotel Ancon’a veda edeceğimiz için tüm ekip çocuklar gibi şen. Akşam ki menümüzü duyan herkes kıskançlık içerisinde, nasıl olup da dışarıda yemek yemedikleri için birbirlerini didikliyor.
5711 otobüsümüze bindik.
Trinidad’ı gündüz gözü ile görmeye ve alışveriş yapmaya gidiyoruz.
Hızlı bir Trinidad turu…
Sahte puro almak isteyenler, rehber eşliğinde bir eve gittiler. Biz puro almayacak olanlar yerel pazara daldık. Tahta incik, boncuklar, heykeller, el örgüsü hasır sepetler…
Alişveriş bitti,, geç kalmadan otobüslere gitmemiz istendi…Escambray dağlarına çıkacağız…Çok heyecanlı…Hamile ve yaşlı olanları almıyoruz…Böbrek taşı düşürten bir kamyon seyahati yapacakmışız…Daha da heyecanlandık…Hava kapalı ama sıcak…tembihlendik, yanımızda eşortman, ince bir mont var. Dağlar soğuk olurmuş…
Guanayara gezimizi gerçekleştirmek üzere kamyonlarla Topes de Collantes Ulusal Parkındayız. Zorlu bir parkur var önümüzde. 3km’lik bir yürüyüş, dağlara doğru ve 800mt.deki gölde isteyenler yüzebilecek. Ve bir de şelale var. Birazcık daha yukarıdaymış…
Toplam 1.5 saatlik tırmanış sonunda şelaledeydik.
Yandaki fotoğraf’ta göreceğiniz gibi H.amca’da bizimle tırmandı.
Grubun yarısı göle kadar zor geldi, şelaleye çıkamadılar. Ama H.amca hepimizde
Önce tırmandı. Hepimiz onun gibi yaşlanmalıyız…
Yerel rehberimiz bize bir takım bitkileri tanıtarak, birkaç kuş çeşidi göstererek
Tırmanışımızı yaptığımız için 1.5 saate yakın bir yol yürümüştük. Ama dönüşte daha
Hızlı, konuşmadan, sadece bastığımız yere odaklanarak, hızlı adımlarla döndük.
Bir tür meditasyon gibiydi. Rahatlatıcı, dinlendirici, kafa boşaldı.
Bu arada ormanda Kübalıların bayıla bayıla yediği bir tür fare ile de rastlaştık.
Bu cins sadece tohumlarla besleniyormuş, tavuk gibi ama yine de adı fare...
Yemek deyince acıktık. Yürüyüş sonunda güzel bir yemek bizi bekliyor.
Parkın içerisinde uzun bir sofra bizi bekliyordu…
Menümüz ;
Grisini-tereyağı (hepimiz deli gibi tereyağı yemeye başladık)
Lahana ve yeşil domates salatası
Siyah fasulyeli pilav
Et suyu ile haşlanmış tatlı patates
Tavuk ( Kesin kanatlanacağımızı artık biliyoruz)
Bucanero biramız...
Tatlı yerine Ananas…
Biraz yorulmuşuz galiba…
Hava karamaya başladı ve iyice serinledi…
Asıl iş şimdi kamyonumuza binip, otobüsümüzün olduğu alana gitmek de…
Biraz üşüyeceğiz…
Kuşandık, sarındık,…..mız donarak geldik geleceğimiz yere. En güzeli Escambray
Dağlarında güneşi batırmaktı…
Otobüsteyiz…
Önümüzde Cienfuegos’a kadar 2-2.5 saatlik bir yol var. Üşüdük ve çok yorulduk.
Bu arada Elly ile ben ufak ufak kaşınmaya başladık. Ama o kadar yorulduk ve üşüdük ki
Uyuyakalmışız. Tabii komunist yardımlaşması gereği, bindiğimiz otobüs Çin malı…
Şöförümüze sıcak çalıştır klimayı, donduk diyoruz… Juan tınlamıyo sonra biz asabileşmeye başlayınca Tatiana sakince bize olayı anlattı. sıcak çalıştırınca otobüsün camları buğu yapıyormuş, mecburmuş soğuk çalıştırmaya. Bir otobüs dolusu mimar,mühendis ve avukat bunu anlayamadık, donarak uykuya daldık…
Cienfuegos…
Jagua Hotel… Bayıldık, mest olduk. Hotel Ancon’dan sonra cennet gibi geldi… Mis gibi… Kokmuyor.
Yorgunuz kimsenin dışarıya çıkacak mecali yok. Yemeğimizi otelde yiyeceğiz. Bir grup Cienfuegos gecelerine akmayı planlıyor ama bzi pili tüketmiş vaziyetteyiz. Bir de kaşıntı tutmaz mı bizi… Biz Elly ile yorgunuz ama aralıksız gülüyoruz, kaşındıkça:)
Odalarımıza çıkıp eşyalarımızı bıraktık. Yorgunluktan duş almaya ve kıyafetimizi değiştirmeye cesaretimiz yok. Öylece yemeğe indik.
Açık büfe tam bize göre…
Zeytinyağlı, sebze, salata dolu…
Tavuk görmek istemiyoruz…
Birer kadeh şarap…
Tabağımızı sebze, salata ve peynir dolduruyoruz…
Tıka basa peynir yiyoruz…
Ardından kayık tabakta anananas ve
Ayva kompostosu üzerine dondurma ve Hindistan
Cevizi sos ile…..
Pek mutluyuz…
Biraz lobide sohbet ediyoruz grubumuzun diğer
Üyeleriyle…
Bir Mojito ve bir backwoods…
Herkesin bize şaşkınlık dolu bakışları arasında
2 İzmirli olarak bu gece erken yatacağımızı ve
Salsa yapmayacağımızı açıklıyoruz. Hayret nidalarını
Ardımızda bırakıp emin adımlarla odamıza gidiyoruz.
Kaşınıyoruzzzzzz…
13.Aralık.2008/Cumartesi
Sabah erken kahvaltıda toplandık. Akşamki peynirleri hayal ederek büfeye koştuk…Anaaaa…Peynir yok…Yine yumurtaya talim edeceğiz derken, türk gruplardan biri peynirin büfeye geldiğini bağırarak ilan etti… Hepimiz peynir sırasındaydık…,
Güzel bir kahvaltının ardında otobüsümüze doluşup Santa Clara’ya hareket ettik. Che Guevara ile dolu bir gün olacak bizim için. Silahlı Tren müzesine gittik ama personel yöredeki bir partiye gittikleri için gezmeden çıktık. Rahatlık böyle bir şey galiba…
Yürüyerek Santa Clara’da Che’nin mozolesine doğru yürüyoruz.
Eski tüfekler devrim kahramanı ve günümüzün moda ikonu Karizmatik adam Che’yi sevdiler…
Santa Clara’dan Cienfuegos’a geliyoruz. Serbest zaman dolaşıyoruz. Biz Elly ile hızlı bir şehir turunun ardından soluklanmak için bir Mojito içelim diyoruz. Şöyle ayağımızı uzata uzata… Cienfuegos’u sevdik. Farklı bir havası var…
Akşam yemeğimiz otelde…
Ardından serbest zaman…Ama biz Cienfuegos’a inmek istiyoruz.
Tatiana ve Reyhan’ın bir önerisi var. Tiyatro’ya gidelim…
Süper bir fikir.
Otelde keyifli bir yemek yiyoruz şarap eşliğinde.
Tiyatroya gideceğiz ya. Bir takım kurallar var. Şort, sandalet, askılı bluz
Yasak.
Elimizdekilerle kendimizi biraz abiye yapıyoruz. Hazırız. Güzeliz.
Keyifli bir gece geçiriyoruz.(Tiyatro hezimetinden sonra). Tanımadığımız Kübalı Beyler ile dans ediyoruz. Mojitoları peş peşe deviriyoruz. Ben orkestranın 1,50cm boyunda, 150 kg olan solisti ile flört ediyorum :) daha doğrusu o benimle flört ediyor...
Sabah erken kalkacağımız için 12:00’de otele doğru yola çıkıyoruz. Grup birbirine iyice kaynaştı artık. Espriler peş peşe,” yok ben asla dans edemem” diyen yalnız kadınlar fıkırdamaya başladı… Keyifliyiz ailecek…
14.aralık.2008 / Pazar
Bugün canım kardeşim Birliğine teslim olacak…
Hayırlı teskereler olsun biricik kardeşime.)
Sabah kahvaltı ardından Pınar Del Rio’ya gitmek üzere yoldayız.
Tatiana Kokan Hotel Ancon maceramızdan sonra gideceğimiz otele bizi hazırlıyor. Bizde endişeliyiz. Eyvah daha kötüsü de olabilir mi?
Dünyanın en iyi tütünün yetiştirildiği bereketli topraklara gidiyoruz. Muhteşem Vinales vadisi ve onu benzersiz kılan Mogoteleri görüyoruz. Mogoteler vdümdüz bir vadide ters çevrilmiş tenvcereler gibi duran birbirinden bağımsız kayadan oluşmuş dağlar. 150 milyon yıl önce Jura Döneminde oluşmuş. Mogoteler arasında kalan düzlük alanlarda en bereketli topraklarmış. Manzara etkileyici…
Öğlen yemeğimiz Vinales Kasabasında…
Menümüz aynı…
Tek farkı tatlı olarak krem karamel…
Yine Bucanero içiyoruz.
1CUC karşılığında WC’ye gidiyoruz. Vaktimiz kalmadığı içim orkide bahçesine dışardan
bakıyoruz.
Yemekten sonra otelimize yerleşiyoruz. Yemek umulandan daha geç sürede hazırlandığı için vakit kalmıyor. Küba’da telefon ve cep telefonu çoğu bölge de yok…
Otelimizi seviyoruz. Yemyeşil bir vadi
ortasında bungalovlarda kalıyoruz…
Herkes odalarına çekiliyo. Duşlar alınıyor…
Akşam için kostüm değişikliği…
Yemek otelde, ardından kasabaya inilecek.
Yerel bir bara gideceğiz…
Elly ile biz tabiî ki birer Mojito kapıp
Bungalovumuza çekiliyoruz.
Yemeğimizi otelde yedikten sonra, Vinales kasabasına indik.
Polo Montanez Kültür Merkezine gidiyoruz. Tipik bir kasaba barı, pub veya kültür merkezi, gazino gibi bir şey:)Mojitolar söyleniyor. Müzik başlıyor. İlk Kübalı Gay’i görüyoruz. Tabii çok ilgimizi çekiyor…Kim demiş Kübalı kadınla afet diye:)
15.Aralık.2008/Pazartesi
Bugün Vinales kasabasındayız.
Otelden valizlerimizi alıyoruz, otobüse yerleştiriyoruz. Yürüyerek Yerli mağaralarını görmeye gidiyoruz.
Bölge çok verimli olduğu için envai çeşit bitki, ağaç, börtü, böcek var.
Diğer grubun yerel rehberi Alex; Botanikçi. Üniversitede okutulan 3 adet kitabı varmış. Eğitim seviyesi
Ve insanların yaptıkları işleri düşünün…
Neyse botanik konusunda kısaca bilgilendikten sonra yürüyerek bir mağaranın içine girdik. Grubumuzun
en genç üyesi ile giriş tabelasında mağarada yapılmaması gerekenler listesindeki bir sembolden yola
çıkarak “BURUN KARIŞTIRMA KARDEŞLİĞİNİ” kurduk.
Tütün Üreticilerini gezdik.
Öğlen yemek için mola verdiğimiz yer, bir yerli mağarasının girişi. Mekan güzeldi ama en önemlisi bugüne kadar yediğimiz en güzel yemeği yedik.
Tavuktan fenalık geçirmiş olan bizler, Domuz yemek istediğimizi söyledik. Kızarmış, sebzelerle harmanlanmış domuz enfesti. Diğer menü
aynıydı…kırmızı fasulyeli pilav, et suyunda haşlanmış tatlı patates,salata..Tatlı çok lezzetli bir peynir üzerinde marmelattı. Biraları içtik, şiştik…
Son akşamımız…
Rüya tatil bitiyor…
Bu akşam Nacionel Otel’de bulunan Parizien klüpte olacağız. Yemekte Parizien’de.
Hotel Panorama’da, Havana’da son gecemiz…
Hepimiz kendimizi şık yapıyoruz.
Önceden balık yiyeceğimizi bildiriyoruz. Tavuk görmek istemiyoruz.
Otobüste ertesi günkü programın üzerinden geçtik. Havana’da serbest zaman…
16.Aralık.2008 / Salı
Güzel bir kahvaltı sonrası, otobüsümüz bizi Eski Havana’da Pazaryerinde bıraktı…
Saat 16.30’a kadar serbestiz. 16.30’da Capitolio önünde ekiple buluşup, Paladar’a yemek yemeye gideceğiz. Ardından Havaalanı ve Küba’dan ayrılış…
Pazar’da deli gibi ilk tezgâhlara Badim elly ile saldırarak ne kadar kötü bir alıcı olduğumuza ve bu işi gerçekten hiç bilmediğimize kanaat getirdik. Eh tüm paramızı bitirdiğimiz için artık rahattık.
Arkadaşlarımızı ekerek, kendimizi Havana sokaklarına attık.
Vee Floridita …
Ernest Hemingway’in barı…
Mutlaka gidilmeli, Hemingway’in içkisinden içilmeli Dauiqiri J)
Greyfurt ve Rom’lu olan asıl Heminway’in Dauiqirisiymiş…
Bu arada belki 30 çeşit Dauiqiri var.
Klasik Floridita fotoğraflarımızı çektirdik.
Havana sokaklarına tekrar dönüyoruz.
Bir manavın önümden geçerken adam bize flörtöz bakışını atıp, ananas ikram
Ediyor. Ve biz memnun mesut kabul ediyoruz ve yiyoruz. Amca bizde 8CUC
İstemez mi? Paramız kalmadı klasiği ile kaçtık...
Bitti…
9 günlük rüya tatil bitti…
Son Mojitolarımızı içmek için bir yere oturalım paniği yaşanıyor aramızda…
Biz nasıl şekersiz, Mojitosuz, Salsasız, yaşayacağız…
Capitolio’nun yanındaki Grand Cafe El Louver’de oturuyoruz. Yorulduk, günlerdir bir aktivite içerisindeyiz. Sabahtan beri, minimum vakitte maksimum gezelim psikolojisi…
Mojitolarımızı söylüyoruz.
Ayaklarımızı uzattık…
Müzik dinliyoruz.
Şehrin telaşsız hareketliliğini seyrediyoruz.
Rengârenk, özgüven dolu, eğlenmeyi bilen insanlara bakıyoruz…
Yanımızdaki adamı dürterek gösteriyor Avukat hanım…”Pek yakışıklı” diyor.
Ben fısıldayarak türk olma ihtimalinin %98 olduğunu söylüyorum. Gülüşüyoruz.
Adam bizden çakmak istiyor. Türk değil… Ben Tuvalete 1CUC bayılmaya gidiyorum,
Geliyorum birde ne göreyim… Adamın 2 arkadaşı gelmiş, benim Badi ile derin sohbette…
Amcalar Türk…10 gündür Küba dalarmış, 1 hafta daha uzatmışlar tatillerini…
Bize de sizde uzatmayı düşünmez misiniz diye sorduklarında gülemedik bile J
Vakit geldi diyerekten hemşerilerimizden uzaklaşıyoruz.
Capitolio önünde buluşacağız ekiple…
Geldiğimiz Paladar, gerçek bir Paladar değildi… Artık Butik Restaurant olmuş bir yer. Servisler, mekân, her şey son derece özenli… Biz gerçek bir Paladar’a yani evinde maksimum 10–12 kişi ağırlayan ev- resaturant’a gitmeyi arzu etmiştik. Fakata Tatiana ve Karınca Mine hijyen konusunda problem çıkabileceğini düşünerek bu sosyetik mekanı ayarlamışlar.
Istakoz ve Patates kızartması ile son Bucaneromuzu içtik. Bizim yemek yediğimiz paladar’ın havuzu var. Yandaki evin havuzunda ise 2 adet Yunus balığı var. Herkes içerde oturdu. Biz balkonda oturup güneşi batırmayı tercih ettik. Sohbet ettik… herkesin endişesi aynı.
Jetlagi bir şekilde atlatırız da, alkol durumu ne olacak?
9 gün boyunca en erken sabah 10:00’ da , en geç öğlen 12:00’de içmeye başladık…
Eh madem öyle, son Mojitomuzu içelim diyerekten, verdik siparişimizi…
Purolarımızı yaktık, Mojitomuz elimizde, Okyanus’un üzerinde güneş batıyor.
Çok güzel bir tatil yaptık. Aynı zamanda ciddi anlamda kültürel bir geziydi…
Ne demiş atalarımız, çok okuyan değil, çok gezen bilir…
Daha çok gezeceğiz…
Havaalanına doğru yola çıktık. Son telaşlar. Valizler 23kg.yi geçmesin. El bagajınıza Rom almayın falan derken 25 CUC Yurt dışı çıkış harcı vererek, pasaport kontrolden geçtik.
Aldığımız resimler için 2.kontrole tabi tutulduk. Kaşe ve sertifikalı oldukları için problemsiz geçtik kontrolden.
Devlet tüm ülke dışına çıkan sanat eserlerinden bir tür vergi alıyor.
Derken bir çikolata satan dükkân keşfettik. Nasıl güzel kokuyor anlatamam. Birde kuyruk var.
Bu sefer vaktimiz var, sıraya girdik… Hepsinden ama en güzellerinde diyerek
Yakışıklı tezgâhtardan tavsiyelerini alarak, kutumuzu doldurduk.
Hımmmm yok böyle bir lezzet… Rom’lu olan muhteşem…3'er tane yiyor ve kutumuzu saklıyoruz.
Kimse yemesin çikolatalarımızdan....
Allah baba’nın sopası yok ki, sen ki arkadaşlarınla paylaşmazsan çikolatını,
o da sana İberia’nın uçağında unutturur.
O suratsız İspanyollar şaplata şaplata yemişlerdir güzelim çikolatalarımızı…
Neyse…
Havana havaalanının her noktasında sigara içilebiliyor.
Ekip toplanmış bir köşede…
Herkes bir şey içiyor. Eee dedik. Son Dark Rom’umuzu içmeden,
Bir de puro tüttürmeden 10 saatlik uçuş çekilmez…
Hele o suratsız İspanyollar hiç çekilmez…
16.Aralık.2008/Çarşamba 24:00
Havaalanında çiçeklerle karşılanmak çok romantikti…
Rüya Tatil bitti…
Herkesi özlemişiz…
İlk işimiz kendimize bir Peynir tabağı hazırlamak…
Bir de yurdumuzun güzel şaraplarından birini açalım…
Ama müziğimiz “Hasta Siempre” ve “Guantanamera”…
“BÜTÜN SERÜVENLER KÜÇÜK BİR ADIMLA BAŞLAR”
K...turun Atasözü
Bu okuduklarınız Gezi Notları değildir…
Sadece sesli, sazlı, sözlü bir albümdür…
Kadınların; Tombul, koca popolu, oldukça dolgun ve yuvarlak hatlı olduğu,
Parlak renkler ve olabildiğince dar ve seksi kıyafetleri rahatlıkla giydikleri,
herkesin kendisiyle barışık olduğu, Gencinin, yaşlısının, şişmanının, zayıfınındans edip, şarkı söylediği,
Erkeklerin; Zayıf, Az da olsa yakışıklı adama (Bakınız: Oto tamircisi; Antonio Banderas)…
Flörtöz ve Çok kibar olduğu, Kompliman konusunda usta, Gencinin, yaşlısının dans edip, şarkı söylediği,
Eğitimin, sağlık sektörünün mükemmel olduğu,
Hayatın yavaş ve rahvan işlediği,
Tüm insanların fakir ama sağlıklı, yoksul ama çok mutlu olduğu,
Çok renkli bir ülkeye gittik….
Öncelikle çok doğru bir acente seçtimizi anladık. Hiç mi problem yaşanmaz… Biz yaşamadık…
Bu notlar, hem unutmamak adına, hem de bir plazanın 15.katında ne iş yapacağımı bilemez olduğum bir iş temposunda kaleme alınmıştır…
Bir anıdır…
Bu bir Rüya Tatildir…
Ve umarım bu anılara, rüya tatillere daha birçoklarını ekleyelim…
Kırmızı Bandana(yani ben)
İstanbul,15.Ocak.2009

FARK ETMELİ.
Ömür Dediğin Üç Gündür,
Dün Geldi Geçti, Yarın Meçhuldür,
O halde Ömür Dediğin Bir Gündür…
O da bugündür.
CAN YÜCEL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...