Erken Teşhis...


Bir sabah uyandığınızda bambaşka bir güne uyanabilirsiniz. Bir anda tüm hayatınız değişebilir. Hayat çok değişik, çok renkli, çok surprizli. Her an yeni bir yüzünü gösterebilir size. Hep hazırlıklı olmak lazım, hep ayaklar sıkı sıkıya yere basmalı ki, nerden geldiği belli olmayan bir rüzgârla savrulup gitmeyin.
Kısaca anlatayım size…
Çok güzel bir çocukluk, Ankara’da geçen keyifli okul yılları, İstanbul’da özgürce yaşanan üniversite yılları, çok genç yaşta yapılan ve kısa süren bir evlilik, ardından temposu gittikçe artan bir iş yaşamı…
Çok uzun yıllar şantiyelerde geçti hayatım.
Farklı şehirlerde, farklı şantiyelerde, kısa sürelerde, minimum maliyetlerle, maksimum kalitede iş çıkarma stresi…
Patronun bile sahiplenmediği kadar işe, firma kimliğine sahip çıkmak, tüm olumsuzlukları, maddi problemleri, firmanın sorumsuzlukları dâhil her şeyi üstlenmek ve yüklenmek…
Gençliğin getirdiği bitmek bilmeyen enerjiyi sonuna kadar kullanma isteği ile gece gündüz durmadan çalışmak…
Düzensiz yemek saatleri, sigara ve kahvenin uyarıcı etkisinin keşfi…
İnişli çıkışlı duygusal ilişkiler…
İstanbul’da yaşayıp, evimde 3 ayda bir ancak 1-2 gece kalarak, elde bir valiz ile kaplumbağa misali şehirden şehre gezmek…
O zamanlar sorduğunuzda yukarıda özetlediğim yaşam tarzı benim için ideal, renkli, hareketli bir yaşam tarzıydı. Renkten ve hareketten anladığım oymuş diye düşünüyorum şimdi. Tekdüze ve monoton bir yaşam istemem der dururdum.
Sonra bir sabah uyandım. O kadar sahiplendiğim, sağlığımı bile hiçe sayarak çalıştığım firmam batmış, patron kaçmış ve tek sorumlu olarak ben dağ gibi borçlarla, alev alev alacaklılarla karşı karşıyayım.
Mücadele, bunalım, maddi sıkıntılar, kendi içimde yaşadığım fırtınalar derken ani bir kararla şehir değiştirme kararı.
2000 yılbaşı…
En yakın arkadaşım Dostoyevskim ile Taksim’de meydanda yeni yılı karşılayalım dedik. Giyindik, süslendik meydana çıktık. Değişik bir yılbaşıydı, alışılmışın dışındaydı. Ve benim için çok özel ve önemliydi…
Ve ardından yeni yılın ilk günlerinde veda ettik bu koca şehre…
Hani derler ya, kaçarak kurtulamazsın, çünkü sen seni de götürüyorsun. Ama ben kurtuldum. İstanbul’dan kaçınca bir çırpıda olmasa da kurtuldum, arındım yavaş yavaş sıkıntılarımdan, kırgınlıklarımdan…
Çeşme’de yeni bir iş, yeni bir şantiye, yeni bir çevre, yerleşik bir düzen…
Deniz, rüzgâr, ıssızlık ve tabi ki yoğun iş temposu bana çok iyi geldi.
Kısa sürede yepyeni bir hayatım oldu. Yaşadığım kasabayı çok seviyordum. Ailem ile uzun zamandır olamadığım kadar yakındım. Çok yoğun çalışıyordum yine. Kimi gün sabahlara kadar süren çalışma temposu, işin stresi, o yoğunluğun üzerine yapılan sahil kenarında bir yürüyüş, bir kadeh şarap ile okunan birkaç sayfa kitap ilaç gibi geliyordu bana.
Evet, istediğim buydu benim. Ege’de bir sahil kasabasında yaşamak bana çok iyi gelmişti…
Yer değişikliğinin dışında ne değişmişti hayatımda.
Daha küçük ölçekli bir yaşamım vardı. Daha basit yaşamaya başlamıştım.
Sonuçta bir kasabada yaşıyordum. Hele o yıllarda kışın farklı bir ıssızlığa sahipti. Tek sinemamız vardı. Akşam saatlerinde açık tek dükkân küçücük bir büfeydi. Uzun zaman sonra açılan büyük market ile hayatımıza renk, çeşit ve her şeyden öte yeni çıkan kitaplar girmişti.
Lojmanda yaşadığım için çok az eşyam vardı. Tek gözlü bir elektrik ocağı, tezgâh altı bir buzdolabı, birkaç tabak, yer minderleri, küçük bir televizyon ve elektrikli radyatörüm…
Hâlbuki bıraktığım ev Salacak’ta Kızkulesi manzaralı, kocaman bir salonu ve bir sürü eşyası olan bir evdi. Ne tuhaf bir ikilem değimli? Bir şeye sahip olamadığımız için üzülüyoruz, ona sahip olunca hemen yerine sahip olmamız gereken başka bir şeyi koyuyoruz. Biriktirip duruyoruz, gereksiz eşyalar, çifter çifter giysiler, yılda bir kere kullandığın, giydiğin bir sürü ıvır zıvır. Sanki onlar yokken yaşamazsın gibi bir azimle sahip oluyorsun onlara. Ama sonra bir bakıyorsun ki, onlar yokken de yaşayabiliyorsun. Ve hatta daha güzeli daha basit, daha sade yaşıyorsun.
Tabi bu basitlik ve sadelik hep böyle devam etmedi. İnsanım ve kadınım:) her şeyden önce…
Zamanla lojman yetersiz gelmeye başladı, ev kiraladım.
Çamaşır makinesi, ocak, buzdolabı, koltuk kanepe derken ev doldu yine. Yok, doğum günü hediyesi, yok onun kenarı, bunun sapı derken biblolar, aksesuarlar, kıyafetler…
Ama ben çok mutluyum.
Hafta sonları İzmir’den annem geliyor. Teyzem ve eniştem zaten yaz kış Çeşme’de yaşıyorlar. Bazı hafta sonları teyzemin evinde toplanıyoruz, anneannem, büyükbabam, annem, teyzem, kardeşim, kuzenim, eniştem, onların yaz kış Çeşme’de yaşayan arkadaşları, benim arkadaşlarım mangallar, şaraplar, sohbetler…
Uzun zamandır yapmaya fırsatım olmamıştı, scubaya, dalışa yine başladım. Alabildiğince yüzüyordum. Yine çok yoğun çalışıyorum ama çok huzurluyum ve mutluyum…
2004 Mart ayı…
Bir akşam iş arkadaşlarıma yemeğe davet ettim. Mart ayı olmasına rağmen hava bize müsaade edince mangallar yandı, sofralar kuruldu. Çok keyifli bir yemeğin ardından, misafirlerimi yolcu edince, evi toparlayıp, duşa girdim.
Ve işte o gece, o anda, hayatımı, yaşama bakışımı değiştirecek kitle ile tanıştım. O sanki kendiliğinden elime geldi.
Artık zamanı geldi, artık işi, gücü değil kendini düşünme zamanı, kedine iyi davranma zamanı der gibi… Çok ilginç…
Elime küçücük bir sertlik geldi, belki leblebi kadar, belki daha da küçük… Saat çok geç olmuştu, yattım. Çok da güzel uyudum. Sabah gözümü açınca ilk aklıma gelen, göğsümde elime gelen kitleydi. Ne yapacağımı, ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Benim gibi sağlık konusunda vurdumduymaz birisi, küçücük sertlik için neden bu kadar endişelenmişti, o da anlaşılır bir şey değildi. Hangi doktora gidilmeli, ne denmeli, ne yapılmalı hiçbir fikrim yoktu. Bu konuda anneme ve teyzeme bir şey söyleyemezdim çünkü çok endişeli, meraklı, vesveseli, tipik Türk Annesi modeline sahip iki dünya tatlısı kadın, benim konuya girmemle beraber düşüp bayılacaklardı. Emindim bundan. Canım enişteme derdimi söylemeye karar verdim. Yarım saat sonra teyzem telefondaydı, çok endişeli ama tembihlenmiş bir sakinlikle olayı benden dinlemek istiyordu. 1 Saat içinde ben giyinmiş, doktordan randevu alınmış, arabama binmiş ve ben İzmir’e doğru yola çıkmıştım.
Öğlen saatlerinde doktorumun muayenehanesinde buluştuk teyzem ve eniştemle. Tüm eş dost aranarak, bu konuda ihtisaslaşmış 3 isim almış teyzemler. Hepsini aramışlar, en erken randevu verene gittik. Tesadüf bu ya, hayatımı değiştiren, tam anlamıyla kendimi teslim edebildiğim, çok güvendiğim ve sevdiğim doktorumla tanıştım böylece. Yakın arkadaşlarımın başına gelen birkaç tatsız olay ile hasta – doktor ilişkisinin, güveninin ve hatta sevgisinin önemini doktora olan güvenin hastalığın seyrini ve iyileşme sürecini nasıl etkilediğini sonradan öğrenecektim.
Daha önce de söylemiştim… Ben çok şanslı bir kadınım…
Muayene, mamografi, ultrason derken 2. saat sonunda 2 gün sonra ameliyat olmama karar verilmişti.
Sol göğsümde el ile muayenede doktorumun bile zor bulduğu 7mm’lik bir kitle vardı. Şanslıyım demiştim, ben onu bulmuştum.
Kitlenin asimetrik olması sebebiyle hemen ameliyat olmama karar verdi doktorum. Ve tabi ki ailede meme kanseri vakası olduğu içinde hiç tereddüt etmedi sanırım doktorum. Nurlar içinde yatsın büyükbabacım meme kanseri olmuştu. Hem meme kanserini, hem akciğer kanserini atlatıp uzun yıllar yaşamıştı. Ve yaşlılığa bağlı 86 yaşında hayat gözlerini kapamıştı… Bu arada benim tedavimin 3.yılında anneannemde meme kanseri teşhisi kondu ama onun çok geç teşhis ve oldukça ileri bir evreydi. Nur içinde yatsın anneanneciğim benim.
Ben daha hiç bir şeyin farkında değildim sanki çok sakindim. Kendime herhangi bir hastalığı yakıştırmıyordum. Asıl önemli olan ve halletmemiz gereken konu, anneme 2 gün sonra ameliyat olacağımı nasıl söyleyeceğimizdi. Zor olan buydu. Ben Çeşme’de çalıştığım ve yaşadığım için, bir bahane yaratıp İzmir’e gelmiş ve gelmişken de eve uğramadan edememiştim, tesadüf bu ya Eniştemlerle de aşağıda karşılaşmıştık. Annem biraz huylandı, şaşırdı, biz şöyleydi, böyleydi derken eniştem bir çırpıda anlattı olayı. Annem sanırım 10 ile 15 dakika hiç kıpırdamadan, ağzı, gözleri ve burun delikleri sonuna kadar açılmış bir vaziyette öylece kaldı. Sanki ameliyat bitmiş gibi biz rahatlamıştık, annem küçük çığlıklarla evin içinde geziyordu ama biz sanki işin en önemli bölümünü halletmiştik.
Sonra gülümsemeye çalışan aile üyeleri ve sahte bir neşe içerisinde düzenlenen yemekler, bana çaktırmadan yapılmaya çalışılan gizli konuşmalar, fikir alış verişleri, hastane hazırlıkları derken o gün geldi çattı. Ameliyat olmanın en zor tarafı aç olmak ve aç kalmak ve su içememektir bence. Düşünün Ameliyata gidiyorsunuz ve su içmeniz yasak, trafikte önünüzde giden araç su şişeleri yüklü bir kamyon. Zannederim ameliyatlarım ve tedavim boyunca mızmızlandığım, söylendiğim, kapris yaptığım şeyler; ameliyat öncesi aç olmak ve su içememek, ameliyat sonrası ve radyoterapi boyunca yıkanamamak ve denize girememekti…
Ameliyatta çok rahattım. Doktoruma çok güveniyordum, kötü bir sonuç ile karşılamayacağıma emindim. Ameliyat öncesi, hastanın sakinleşmesine yardımcı iğne için bekleyen ve daha iğne yapılmadan sedyede uyuya kalan ender hastalardan biriyimdir herhalde. İçeriden haber almaya çalışan aileme hasta bakıcı, bu olayı hayretle anlatmış.
Ameliyat sonrası bir gece hastanede kaldık ve ertesi gün normal yaşantıma başladım. Küçük bir kesiğim vardı ve Üniversite hastanesine gönderilen parçanın patoloji raporunu bekliyorduk. Birkaç gün hepimiz için çaktırmasak da geçmek bilmedi…
Sonucun alınacağı gün ben Çeşme’deydim, çalışıyordum. Annem, teyzem, eniştem, erkek kardeşimden oluşan heyet doktorumun muayenehanesindeydi. Ve sonucu önce doktordan onlar almışlar, kendi içlerinde bir fırtına yaşadıktan sonra çok sakin ve gülümseyen bir sesle beni aramışlardı. “Canım yavrum, Kötü çıktı ama hiç önemli değilmiş, bak çok çok kötü olsa biz güler miyiz hiç, çok erkenmiş, şöyle başındaymışız, böyle halledecekmiş doktorun vesaire, vesaire” ve hemen işlerimi toparlayıp, birkaç eşya alarak yanıma İzmir’e gelmemi söylediler.
Telefonu kapatınca “öylece kalmak” zamanı bana gelmişti şimdi. Telefon geldiğinde araba kullanıyordum, kenara çektim, konuşma boyunca. Çeşme Limanına tepeden bakan bir yer vardır. Çeşme ve Limanın ardındaki Sakız adası etkiler sizi güzelliğiyle, Ege’ye ve biraz önce aldığım habere tepeden bakmak için en güzel yerdi sanırım.
Çok şaşkındım. Sanki film gibiydi. Ben değildim de sanki filmdeki oyuncu kanser olmuştu, ben uzaktan bakıyordum, izliyordum. 37 yaşındaydım. Sanırım böyle bir duyguyu daha önce hiç yaşamamıştım. Şaşırmıştım ama sakindim. Anlık bir korku geldi, gitti. Biraz gözyaşı, ardından gülümseme, şaşkınlık. Ama yine şunu itiraf etmeliyim, çok sakin ve çok olgun karşılamıştım bu haberi. En ufak bir isyan yoktu, “neden ben?”, “niçin ben?” demedim. Belki de çevremdekiler o kadar fazla yaşıyorlardı ki bu duyguları, gel-gitleri ve isyanları, bana ise sanki olayın içinde bir kişinin olgun kalması görevi verilmişçesine sakindim…
Doktorum bana erken teşhis edilmiş bir meme kanseri hastası olduğumu tekrar söyledi ve alternatiflerimi saydı. Göğsüm komple alınabilirdi (bazı hastalar psikolojik olarak komple temizlenmesini arzu edermiş)veya Meme Koruma Programı ile 5 yıllık bir tedavi veya….
Ben daha fazla doktorumun bana alternatifleri saymasını istemedim. Çünkü konusunda uzman kişi oydu. Ben ona ne yapmam gerektiğini sordum. Ve bana Meme Koruma programını detaylı olarak anlatmaya başladı. 2. Ameliyat sonrası frozen patoloji sonucuna göre tedavimi şekillendirecekti. Gerçekten doktora güvenmenin rahatlığıydı bu. Kendimle ilgili bir kararı hiç tereddüt etmeden ona bırakabilmiştim.
Sonra bir hafta sonra, Kardeşimin doğum gününde 2. Ameliyat. Bu sefer Doktorum, Nükleer tıp ile birlikte yapacak ameliyatı. Yine açım ve yine susuzum. Aylardan Nisan, İzmir’deyiz ve hava sıcak ve yine önümüzde bir su kamyonu gitmekte.
Nükleer tıp için saatler öncesinden gittik merkeze, göğsümün her tarafına ve koltuk altıma bana binlerce gibi gelen iğneler ile bir ilaç enjekte ettiler. Ameliyat sırasında mavi su ile koltuk altı lenflere sıçrayıp sıçramadığına bakılacak. Ameliyat sırasında frozen patoloji yapılacak. Ve heyecanlı bekleyiş ben uykudayken ailem ve yakın arkadaşlarım tarafından dışarıda layıkıyla yaşanmış:)
Sonuç; bizim başarımızla sonuçlandı… Çok erken teşhis edilmiş, 1. Evrenin başında, koltuk altı lenflerine atlamamış.
Ameliyat sonrası birkaç komik anı…
Ameliyat olduğum özel hastanede aynı zamanda göz ameliyatları da yapılıyor. Benim doktorumun ben dâhil 3 hastayı ameliyat etmiş. Ayılma veya gözlem odasında kendime geldiğimde karşılaştığım manzara şöyleydi. Biz 3 kadın sağ veya sol göğüsler bandajlı yatıyoruz, karşımızda 4 erkek hasta, sağ veya sol gözleri bandajlı. Diğer gözleri ise fal taşı gibi kocaman bize bakıyorlardı. Gerçekten komik bir manzaraydı.
Ameliyat sonrası benim sutyenimi giyip indirmişlerdi odaya. Bu ameliyat sonrası 2 gün kalacaktım hastanede. Odaya gelince annem ve teyzem bağıra çağıra bana sütyen giydiren zihniyetlere söylenip durdular ve beni sütyen canavarından kurtardılar. Gece yarısı göğsüm patlayacakmış gibi bir his ile uyandım. Hem acı, hem ateş, hem inanılmaz bir şişkinlik vardı. Resmen patlayacaktı. Sabahı zor ettim, ne de olsa ameliyatlıydım, normaldi bu hissettiklerim diye düşünüyordum.
Sabah pansumana gelen doktor, sütyenimi neden giymediğimi sorup, hemşirelere söylenmeye başlayınca, bizim kızlar itiraf ettiler. Ödem yapmaması için sütyen giydirmişler ama bizim kızların dâhiyane fikri sayesinde ben nerdeyse ödemden patlayacaktım.
Koltuk altımda da kesik olduğu için yine bizim altın kızlar, kolumu kıpırdatmamam gerektiğini düşünüp, kolumu ameliyat sonrası askıya aldılar. Ben de herhalde doktor onlara söyledi diye, kuzu kuzu her dediklerini yapıyorum. Ameliyat sonrası doktorumla karşılaştık. O benim kolumu askıda görünce hayretler içinde bana ne olduğunu sordu. Eh dedik işte ameliyat sonrası askıda olacakmış kol, falan, filan… Doktorum bir yandan bağırıyor, bir yandan kolumu çözüyor. Meğersem oradaki sinirleri kestiği için düzenli kolumu hareket ettirmezsem sinirler birleşmezmiş ve kol sınırlı hareketi yapabilirmiş. Sonuç 1 veya 1,5 ayda doktorumun verdiği hareketlerle kolum çalışabilir hale gelmeye başladı.
Ameliyat sonrası tedavim belirlendi. Kemoterapi görmeyecektim. 30 günlük bir radyoterapi tedavisi alacaktım ve ardından ilaç tedavisi ve ilaçlar ile menopoza sokulacaktım.
5 yıllık bir maraton bizi bekliyordu. Bizi diyorum çünkü benden çok Annem yaşadı bu süreci, benden daha çok yaşadı. Hatta hastanede mamografi kuyruğunda benim sıram geldiğinde, ben tuvalette olduğum için annemin mamografi odasına girmişliği bile vardır.
Radyoterapi tedavimin ilk günü sohbet ettiğimiz bir hastanın moral bozucu ve negatif yorumları sayesinde tüm şevkimiz, moralimiz ve enerjimizi düşmüştü ki, Radyoloji Onkolojisinde tedavimi üstlenen doktorum bana bu konuda bir yasak getirdi. Moralimin yüksek olması tedavinin en önemli bölümüydü. Artık bir kitabım olacak ve diğer hastalarla sohbet etmeyecektim. Çünkü her hastanın farklı bir serüveni ve farklı bir hastalığı vardı. Her gün giyinip süslenip hastaneye radyoterapiye gittik. Asla moralimi bozmadım. Ailem ve arkadaşlarım bana hep güleryüzle ve neşeyle destek oldular. Olur olmadık her şey için kutlamalar, mangal partileri düzenler olduk. Bandajım çıktı partisi, radyoterapinin ilk günü partisi, son günü partisi, menapozun ilk günü partisi vesaire vesaire…
Hep güldük. Olayın ciddiyetinin farkındaydık. Doktorum ve Hastanedeki kocaman bir ekip yapması gereken her şeyi yapıyordu, bana moralli olmak, güçlü ve neşeli olmak kalıyordu. Ben de üstüme düşeni sonuna kadar yaptım. Kendime ve ruhuma çok iyi baktım. Ve hala bakıyorum.
Hem tiroid, hem menapoz, hem 5 yıl süreyle kullandığım ilaçlar yüzünden epeyce kilo aldım. 59 kiloydum tedavim başladığında, 76 kiloya kadar çıktım. Tabi bu arada tiroid ameliyatı oldum. Nodüllerim alındı, çok şükür temiz çıktı.
Doktorumla baba kız gibi olduk. Her aklıma takılanı, kendimde gördüğüm, gözlemlediğim her şeyi açık yüreklilikle paylaştım, sordum. O da gece gündüz usanmadan bana mihmandarlık etti…
Diyorum ya şanslı bir kadınım ben…
O gece duşta leblebi kadar bir sertlik elime geldiği için şanslıyım. O zaman kadar kendi kendimi muayene etmiyordum. Çünkü bana bir şey olmaz diyenlerdendim. O gece tamamen tesadüf, elime kitlenin gelmesi. Ve o tesadüf benim hayatımı kurtardı…
Konusunda uzman, sayılı doktorlardan birinin hastası olduğum için şanslıyım…
Çok iyi bir aileye sahip olduğum için şanslıyım.
İşte böyle birşey…
Şimdi …
Sigarayı bıraktım yani bırakalı tam 6 yıl oldu, kendimi oyalamak için kilometrelerce boncuk dizdim. Hastanede beni tedavi eden herkeste bir boncuğum vardır mutlaka…
Düzgün beslenmeyi, hareket etmeyi, nelerden uzak durmam gerektiğini öğrendim…
Diyetisyenim sayesinde kilo verdim…
Güne gülümseyerek başlamanın, moral ile kalkışılan her yolculuğun sonunun çok başarılı olacağını öğrendim…
Ailenin, arkadaşların bir insanın hayatında ne kadar önemli olduğunu öğrendim…
İşin yaşamımızda sadece bir araç olması gerektiğini, asıl işimizin yaşamak olduğunu öğrendim. İş için kendimizi helak edip, stres içinde yuvarlanıp durmanın sadece sağlığımıza zarar verdiğini öğrendim…
Hayata ve insanlara daha hoşgörülü bakmayı öğrendim…
Hayatta sadece siyahın ve beyazın olmadığını, daha bir sürü rengin olduğunu öğrendim…
Bu tür olayların sadece filmlerde olmadığını, her an her şeyi yaşayabileceğimizi öğrendim…
Ve ne olursa olsun, her şeyin üstesinden gelebileceğimizi öğrendim. Yeter ki kararlı olalım, yeter ki inanalım…
En önemli ama en önemli şeyin sağlık olduğunu öğrendim…
Kanser olduğumu ve tedavi gördüğümü kimseden saklamadım. Ve hiçbir zaman farklı isimler vermedim hastalığıma. Ben meme kanseri oldum ama çok şükür erken teşhis ile kurtuldum diye her zaman ve her yerde söyledim. Üstesinden gelebilmek için ne ile karşı karşıya olduğunu bilmeniz gerekir.
2011 Nisan ayında 5 yıllık tedavimi tamamlayalı 1 yıl olacak.
Artık yılda bir kere düzgün kontrollerime gidiyorum. Bayramlarda, seyranlarda, yılbaşında ve tüm özel günlerde aile büyüklerimden önce doktorumu ararım:)
İzmir’deki şantiyem bitince şirket beni İstanbul merkeze aldı. Şimdilik İstanbul’da yaşıyorum.
Ama Ege’de bir sahil kasabasında yaşayacağım günü iple çekiyorum.
Âşık oldum, nişanlandım, yakında evleneceğim…
En yakın zamanda şantiyelerden kurtulup, bir Butik otel sahibi olacağım. Tabi ki Ege’de bir sahil kasabasında…
2010 Aralık
* Bu yazıyı Meme Kanserinde erken teşhisin önemi adına yapılan bir kampanya için yazmıştım...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...